BÜYÜKELÇİ ROSS WILSON'IN KONUŞMA METİNLERİ
Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye: 2007 Yılının Demokratik Ortakları
Büyükelçi Ross Wilson ASAM Avrasya Araştırmaları Merkezi,Ankara, Türkiye
25 Ocak 2007
Bugün burada bulunmak büyük bir mutluluk. Bana bu imkanı veren dostum ASAM Başkanı Büyükelçi Faruk Loğoğlu’na minnettarlığımı ifade ediyorum. Bu ülkenin seçkin yurttaşlarıyla bir arada olmaktan ve tarihin çok önemli bir anında bu ülkede hizmet verme şansı bulmaktan dolayı büyük bir onur duyuyorum.
Burada bulunan bazılarınız Büyükelçi Loğoğlu gibi diplomatsınız; dün İsmail Cem’in ölümünü duyduğumda ne kadar üzüldüğümü ifade etmek isterim. Kendisi bir vatansever, iyi bir devlet memuru ve Amerika’nın dostuydu. Onunla tanışmış olmaktan şeref duydum. Cem’in anısı önünde kısa bir saygı duruşu için bana katılmanızı rica edeceğim.
Bugün söyleyeceklerim, 2007 yılının başlangıcında Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasındaki ilişkiler hakkında bazı düşünceler içeriyor. Konuşmamda, bu yıl neler olacağına dair spekülasyon yapmayacağım. Amerikan beyzbol oyuncusu Yogi Berra’nın bir zamanlar dediği gibi, “Tahmin yapmak zordur, özellikle gelecek hakkında.” Bunun yerine konuşmamda, üç konu üzerinde odaklanacağım: ortaklığımızın doğası, bu ortaklığı Irak’tan Ortadoğu ve Orta Asya’yla ilgili konularda karşılıklı avantaja nasıl tahvil edebileceğimiz ve herkes tarafından bilindiği halde genelde gözden kaçan, demokrasilerimizin hala gelişim sürecinde olduğu fakat bizi son derece güçlü bir şekilde birbirine tutturan bağları temsil ettiği gerçeği üzerinde.
Paylaşılan Değerlere ve Menfaatlere Dayalı Bir Ortaklık İnşa Etmek
Ülkelerimizin, doğaldır ki ülke olarak kendi tarihlerinden daha öncelere giden uzun bir geçmişi var. Burada insanlarla benim Amerikan Kızılderilisi köklerim hakkında konuşmam kaçınılmaz olarak Amerikan Yerlileri ile Orta Asya Türkleri arasındaki dil ve diğer bağlantılar hakkında spekülasyona yol açıyor. Tennessee’de, bazılarınca Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğunun diğer bölgelerinden geldikleri düşünülen Meluncanlar yaşar. Bağımsızlık Bildirgemizden sadece 24 yıl sonra USS George Washington, hükümetlerimiz arasındaki ilk resmi temas vesilesiyle Istanbul’a gelmişti. (Bu seyahatin arka fonunda Osmanlı İmparatorluğunun kenarlarında yaşayan eski Berberistan korsanları vardı; görüldüğü gibi terörizme karşı işbirliğimiz o yıllarda başlamış.) 1830 yılında ülkelerimiz arasında ticaret ve denizcilik anlaşması imzalandı. Aynı yıllarda Amerikan misyonerleri ve öğretmenleri İstanbul ve Anadolu’ya gelmeye başladılar. Robert Kolej, İstanbul ve Gaziantep’deki Amerikan hastaneleri ve bugün Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) tarafından işletilen Tarsus, İzmir ve Üsküdar’daki Amerikan okulları, bunun yansımasıdır.
İlişkilerimiz 1947 yılında biçim değiştirdi. Türkiye’ye yönelik Sovyet tehditleri ve Yunanistan’da Komünistlerin elebaşlığındaki huzursuzluklar 60 yıl önce Truman Doktrini’ni doğurdu. Buna göre, “… silahlı azınlıklara ve dış baskılara direnen özgür halkları desteklemek, Amerika Birleşik Devletlerinin politikası olmalıdır … özgür halkların kendi kaderlerini kendi bildikleri şekilde belirlemelerine yardım etmeliyiz.”
Başkan Truman önce Türkiye ve Yunanistan'a, daha sonra da tüm Avrupa'ya yönelik geniş çaplı yardım çağrısında bulunmuştu. O dönemden 2005 yılına dek, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye'ye yapılan ekonomik ve askeri yardımın toplamı, 2005 yılı değerleriyle söylersek 57 milyar dolar tutarına eşittir. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'nin 1952 yılında NATO'ya katılmasını desteklemiştir. Bu ve bunun gibi diğer çabalar, Türk vatandaşlarının Soğuk Savaş dönemi dengelerinde ve daha sonrasında özgürlüğün ekonomik, güvenlik ve demokratik altyapılarını oluşturmasına yardımcı olmuştur.
Bizden önceki Amerikan ve Türk hükümetlerinin böylesine bir işbirliği için gösterdiği bilgelik ve öngörüsünden ötürü gurur duymalıyız. Onlar ülkelerimizin Sovyet baskısına karşı ortak paylaşılan demokratik ve özgürlük değerlerine sahip çıkmaya ve bu uğurda beraber çalışmaya karar vermiştir. Ülkelerimiz orduları olağanüstü bir liderlikle NATO'nun güney kanadını korumuştur ve bugün de beraberce bölgede ve dünyada barış için bir siperdir. Ordularımız arasındaki ilişki bugün de çok değerlidir. Başkan Truman için Türkiye, güneydoğu Avrupa'nın ve Orta Doğu'nun SSCB'ye sınır bölgesi olması konumu itibarıyla çok bariz bir öneme sahipti. Sovyet yayılmacılığına karşı durmak, bu ülkeyle ortaklığı gerektiriyordu. Türkiye'nin belirgin önemi aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk'ün çizdiği yol ve ondan sonra gelenlerin geliştirdiği Batı tarzı demokrasiden de kaynaklanıyordu.
Geçmişten ve günümüzden bazı dramatik ve olumsuz haber başlıklarını düşününce ABD-Türkiye ilişkilerinin bu sağlam temellerini unutmak kolaydır: Johnson mektubu, silah ambargosu, 2003 Mart tezkeresi ve aynı yıl daha sonra Süleymaniye’de meydana gelen kötü hadise bunlardan bazılarıdır. Gururlu ve ilerlemekte olan bir Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde, bölgedeki dengesizlik ve bazen çatışan hedefler sebebiyle bazen anlaşmazlıklar doğmuştur ki bu da müttefikler arasında bile doğal bir durumdur. Bu anlaşmazlıklardan büyük haber başlıkları çıkarılır. Bu tür haberler, arada sırada meydana gelen gerginlikler ve hatta bu ya da şu politikadan dolayı artan ve anketlere yansıyan kamuoyu tepkisi gerçeği gölgelememelidir. Bu gerçek de ülkelerimizin her zamankinden daha fazla olarak aynı şeyleri istediği gerçeğidir. Ve hem bölgede hem de dünyada özgürlük, refah, istikrar ve barışı sağlamak ve ülkelerimizin çıkarlarını gözetmek için birbirimize ihtiyacımız var.
Bugün Neredeyiz?
Bugün Irak, İran, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya, Kıbrıs, Türkiye’nin AB girme süreci, enerji, uluslararası terörizmle mücadele ve diğer pek çok konuda ortağız.
Dünya, Türkiye, benim ülkem ve ABD-Türkiye ilişkiler açısından hiçbir problem Irak kadar önemli gözükmemektedir. Bizim ve diğer koalisyon ortaklarının bu ülkeye girmekle doğru şeyi yapıp yapmadığı hususunda fikir ayrılıkları olabilir; bu husus burada olduğu kadar benim ülkemde de ateşli bir şekilde tartışılmaktadır. Hepimiz bazı hataların yapılmış olduğunu kabullenebiliriz; Başkan Bush bunu birkaç gün önce açıkça belirtmişti. Günümüzde Irak, karmaşık, çatışmalarla dolu, 2005 yılında oy kullanan milyonlarca Iraklının beklediği güvenlik ve istikrarı temin etmemiş olan bir hükümet ve teröristler tarafından zayıf düşürülmüş bir ülkedir. Ancak zamanı geri çeviremeyiz.
Ülkelerimiz Irak için aynı hedeflere sahiptir: birlik, toprak bütünlüğü, güvenlik, demokrasi ve refah. Irak’la ilgili hedefleri doğrultusunda Türkiye, muhaliflerin, bilhassa Sünnilerin, Irak’ın siyasi sisteminin içinde yer almasına yardımcı olmuştur. Limanları ve Habur Kapısı aracılığıyla Irak halkına büyük miktarlarda gıda, yakıt ve yardım taşınmasına yardımcı olmuştur. Eğitim, yardım ve destek sağlamıştır; ve hiç şüphesiz ki Irak’taki Türk işadamlarının varlığı, ülkenin en büyük dış yatırım ve ortaklığını oluşturmaktadır. Irak ve Afganistan ile ilgili operasyonlarda Türkiye İncirlik hava üssünü daha geniş kapsamlı olarak kullanmamıza olanak tanımıştır. Bu katkıların bazıları ABD’nin talebi üzerine yapıldı. Bunların ABD’ye iyilik olsun diye yapıldığına bir an için bile inanmıyorum. Bu ülkenin liderleri bu adımları attılar çünkü böylece bu adımların Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda olduğu kararırını almışlardı.
Son zamanlarda dikkatler yine Kerkük’e çevrilmiştir. Pek çok Türk Kerkük’ün küçük bir Irak olduğunu ve 2007 yılında yapılacak bir referandumun orada yeni bir mezhep çatışmasına yol açacağını öne sürmektedir. Bu hususta Türkiye’nin söylediklerine kulak veriyoruz. Kerkük’ün hassas olduğunu kabul ediyoruz. Irak’taki pek çok kişi de aynı şekilde düşünüyor. Aynı zamanda, ABD dâhil hiçbir dış gücün, Irak halkına kendi içi meselelerini nasıl çözümleyeceklerini dikte etmemeleri gerektiğine de inanıyoruz. Seçmenlerin yaklaşık yüzde 80’i tarafından onaylanan ve elbette tıpkı Türkiye’nin ve benim ülkemin anayasasında olduğu gibi, ülke içindeki farklı çıkarlar arasında varılan bir uzlaşmanın neticesi olan Irak anayasasını destekliyoruz. Ülkeler buna saygı gösterebilir ve aynı zamanda Kerkük ve diğer konularda Iraklı liderlere endişelerini ifade edebilirler ve eminim ki Türkiye de böyle yapmayı sürdürecektir.
Bir bütün olarak ele alındığında Irak’ı, kolay çözümlerin olmadığı karmaşık bir sorun olarak tanımlayabiliriz; aynı şekilde PKK teröristleri tarafından Türk güvenlik güçlerine ve sivillere saldırmak için Kuzey Irak’ın bir üs olarak kullanması da benzer bir sorundur. Bu durum Türkiye için kötüdür ve Irak için kötüdür. Burada bulunduğum 13 ay süresinde şunu anladım ki bazı Türkler gerçekten de ABD’nin PKK’yı desteklediğine inanıyor; ben bunun doğru olmadığını biliyorum.
Öyleyse şimdi ne yapmalıyız? Biz, ABD-Türk müttefikliği ile Türk-Irak dostluğu ve ortaklığının PKK problemini birlikte çözmek için bir araç olduğuna inanıyoruz. Bu şekilde yapılacak başarılı bir çalışmanın sadece hayal kırıklıklarının ortadan kaldırmak ya da PKK’yı birkaç yıllığına sindirmekle kalmayacağını; problemi köklü olarak sona erdireceğini ya da en azından bölgedeki uluslararası unsurlarına son vereceğine inanıyoruz. Bunun için de PKK teröristlerine karşı sıkı tedbirlerin alınması, Avrupa’daki suç şebekelerinden PKK’ya aktarılan mali ve diğer desteklerin durdurulması ve sınırların güvenliğini sağlamak için Türkiye ve, kuzeydeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi de dâhil olmak üzere, Irak’ın işbirliği içinde hareket etmeleri gerekmektedir.
Amacımız, bu ülkedeki terör saldırıları için kuzey Irak’ın bir üs olarak kullanılmamasını temin etmektir. Başkan Bush, Dışişleri Bakanı Rice ve Orgeneral Ralston, ABD’nin mümkün olan en etkin şekilde bu amacı geçekleştirmesine yönünde Türk hükümetine verdikleri taahhütleri yerine getirmeye kararlıdır.
Türkiye’de pek çok başka konularda birlikte çalışıyoruz. İzninizle bunlardan birkaçına değinmek istiyorum.
İran konusunda, ülkelerimiz Tahran’ın nükleer silahlara sahip olmasının tehlikesi ve istikrarsızlık yaratacağı konusunda hemfikirdir. Türk hükümeti, bu konuda ABD., AB ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi çabalarını desteklemektedir. Bir hususu vurgulamak isterim, bunu bize, AB’ye ya da başkalarına lütuf olsun diye değil, herkesin nükleer füzelerle teçhiz edilmiş bir İran’ın dünyanın zaten alev almaya müsait bir bölgesinde yol açacağı savunma, güvenlik ve siyasi karışıklık konusundaki derin endişelerimizi paylaştığı için yapmaktadır.
Ortadoğu konusunda ülkelerimiz iki demokratik devlet, İsrail ve Filistin’in yan yana, barış ve güvenlik içinde yaşaması vizyonunu paylaşıyor ve bu amaca katkıda bulunma doğrultusunda çalışıyor. Bizim de desteklediğimiz Erez Sanayi Bölgesi bunun göstergesidir. Lübnan’da Başbakan Siniora hükümetini her ikimiz de kuvvetle destekliyoruz. Suriye’nin davranışlarının ılımlı hale getirilebilmesi potansiyeli hususunda taktik mahiyette anlaşmazlığımız olsa da, bu bizim bölgedeki işbirliğimizi yoldan çıkarmayacaktır.
Kafkasya ve Orta Asya’da ülkelerimiz aynı şeyi istemektedir: İstikrar, demokratik gelişim ve ekonomik kalkınma. Bu ülkeler bağımsızlıklarını başardıkça, bizler birlikte bir fark yarattık. Bakü’de görev yaptığım dönemde Türkiye’nin orada görevli Büyükelçileri Ecvet Tezcan ve Ünal Çeviköz ile pazarda demokratik değişim sağlamak, enerji gelişimi ve Dağlık Karabağ meselesinin çözümü konularında yakın çalışma ayrıcalığına kavuştum. Bu iyi bir model oldu. Diğer yerlerde olduğu gibi bu bölgede de, Türkiye çoğu kez bizden daha farklı ve daha iyi bir perspektife sahip. Bundan faydalanmak üzere, geçen hafta Ankara’da Müsteşar Burns, Orta Asya ve Kafkasya konularında stratejik ortaklığımızı kuvvetlendirmekten söz etti.
Enerji konusunda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, yaşatılabilirliği konusunda kendi ülkemden kaynaklananlar da dahil olmak üzere, yöneltilen muhalefet ve tereddüde rağmen birlikte yaptığımız yoğun çalışma sayesinde gerçeğe dönüştü. Bu boru hattı, Hazar petrolünü uluslararası pazarlara ulaştırmada güvenli bir yol teşkil ediyor. Şimdi Güney Kafkasya Gaz Boru Hattı koridoru oluşturarak bu gazı Türkiye’den Yunanistan, İtalya ve Doğu-Orta Avrupa’ya ulaştırmaya çalışıyoruz. Trans-Hazar boru hattının ilave edilmesi ve Irak gazının Türkiye üzerinden ihracının geliştirilmesi, Türkiye’yi küresel anlamda temel bir enerji merkezine dönüştürebilir ve Türkiye’nin ve Avrupa’nın enerji kaynaklarının daha da çeşitlendirilmesine yardımcı olacaktır.
Kıbrıs kırk yıldır kapsamlı bir çözüme ulaşılması konusunda ciddi ve üst düzey çabaları boşa çıkartmıştır. 1970'lerde Kıbrıs konusunda keskin bir biçimde anlaşmazlık içindeydik. Sadece birkaç yıl önce BM Genel Sekreteri Annan’ın çabalarını birlikte desteklemeye başladık. Bugün ise aynı şeyi istiyoruz: Barışçıl görüşmeler sonucunda sağlanan ve adanın her iki tarafında da çoğunlukla kabul edilmiş olan, iki kesimli, iki toplumlu bir federasyon. Kıbrıs konusunda göreve yeni başlayan Genel Sekreter Ban Ki-Moon ile temas halindeyiz ve ümit ediyoruz ki 2007, kapsamlı çözüm görüşmeleri yönünde hız kazanılan bir yıl olur.
Birleşik Devletler onlarca yıldır Türkiye’nin AB’ye katılımına kuvvetle destek vermektedir. Bizim düşüncemize göre bu Türkiye’nin, AB’nin ve dünyanın iyiliğine olacaktır. Tabii Kıbrıs meselesi katılım görüşmelerini karmaşık hale getirmiştir. Bir diğer önemli şey ise Türkiye’den beklenen değişimin doğası ve hızıdır. Bu ülkenin göğüs göğüse geleceği pek çok siyasi, ekonomik, idari, askeri/güvenlik ve diğer meseleler vardır ve sadece ülkenin kendisi bunları çözebilir.
Uluslararası terörizmle mücadele konusunda PKK hakkında zaten konuştum. Türkiye'ye ve Türk çıkarlarına karşı da saldıran ASALA, DHKP-C, El Kaide ve diğer terörist grupları ve eylemlerini kınıyoruz. Ülkelerimiz dünyamıza yönelik bu tehditlere karşı yakın işbirliği yapıyor. Türkiye, bunları yıkma ve bertaraf etme konusunda diğer ülkeler ile işbirliğini en geniş boyuta çıkarmanın kendi çıkarına olduğunu düşünmektedir. Türkiye, El Kaide’nin bozguna uğratılması için özellikle Afganistan da – ki 1920 ve 1930’larda Türkiye’nin kendi ihtiyaçları bulunmasına rağmen Atatürk’ün gayet istekli bir biçimde yardım çabaları başlattığı bir ülkedir – büyük yardımda bulunmaktadır.
Ülkelerimiz bu sorunlar ve burada sözünü etmediğim, ancak sadece üçünü zikredeceğim küresel ısınma, HIV/AIDS, ticaret ve yatırımı geliştirme gibi diğer meselelerle karşılaştıkça, bizler aynı çıkar ve amaçları paylaşmaya devam edeceğiz. Ne türden sorun ve yanlış anlaşmalar doğarsa doğsun, ki doğacaktır, ilişkimizi muhafaza etmek durumundayız ve bölgede ve dünyada ortak çıkarlarımızı korumak ve geliştirmek için etkin bir biçimde işbirliğini sürdürmeyi sağlamalıyız.
İleriye Bakarken Düşünceler
Başlangıçta herhangi bir öngörüde bulunmamaya söz vermiştim ama hepimiz biliyoruz ki 2007’de bir dizi zorlu ve önemli olay meydana gelecek. Bütün bu konuştuklarımın yanı sıra, şu anda bahsedilmesi gereken iki konu ise A.B.D. Kongresi’nde muhtemel bir Ermeni tasarısı ve Türkiye’deki iç gelişmelerdir.
Ermeni tasarısı konusunda şunları söyleyebilirim. Bu konuda Başkan tarafından kararlaştırılan A.B.D. dış politikası değişmeyecektir. Benim hükümetim, Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen korkunç şeyler arasında pek çok sayıda Ermeni’nin sürgüne zorlanması ve bu sırada ölmesini, 20. yüzyılın büyük trajedilerinden biri olarak tanımaktadır. Bu trajedinin terminolojisi üzerinden siyasi karar verme yönündeki girişimlere karşı çıkıyoruz. Geçen hafta Ankara'da Müsteşar Burns tarafından da ifade edildiği gibi, Bush yönetimi bu konuda Kongre’deki bir tasarıya kuvvetle muhalefet etmeyi sürdürecektir. Türk ve Ermenilere samimi ve yürekten bir diyalogla geçmişle barışmaları çağrısında bulunuyoruz ve her ikisi de egemen ülkeler olan Ermenistan ve Türkiye’nin uzlaşmaları ve ilişkilerini normalleştirmeleri hususunda ısrar ediyoruz.
Bu bağlamda, Ermeni kökenli Türk gazeteci Hrant Dink’in geçen hafta öldürülmesinden derin üzüntü duydum. Kendisi uzlaşma, karşılıklı anlayış ve uzlaşmanın önde gelen savunucularındandı. Hrant, “Türk-Ermeni ilişkileri 1915 metre derinlikteki kuyudan çıkartılmalıdır” diye yazmıştı. Türkiye ve Ermenistan’ın geçmişin travmalarından kurtularak dialog ve özgür tartışma ile uzlaşma yollarını aramaları gerektiğine inanıyordu. Bu bana da doğru geliyor. Buradaki ve dışarıdaki Türkler ve Ermeniler arasında Dink’in öldürülmesinin yol açtığı üzüntü bu konunun üzerine gidilmesi imkanı veriyor. Umarım bundan istifade edilir.
Buradan Türkiye’nin iç sahnesine geçerek görüşlerimi aktarmayı tamamlayabilirim. Yaklaşan seçimlerin sonuçları hakkında herhangi bir tahminde bulunmayacak olmam sizin açınızdan sürpriz teşkil etmeyecektir. Bizim bir adayımız yok demek isterdim, ancak elbette bir adayımız var. Bizim adayımız seçim sandığıdır, mükemmeliyet konusunda bütün eksikliklerine rağmen temsili demokrasinin hikmetidir; ve kadınıyla erkeğiyle özgür insanların oluşturduğu özgür bir toplumda konuşma özgürlüğünün gücüdür.
Kendi ülkem de dahil olmak üzere her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de demokrasi ve özgürlük amaçtır, birer oluş hali değildir. Bu kavramlar zaman zaman yeniden tanımlanır ya da en azından yeniden değerlendirilir. Hrant Dink’in öldürülmesine gösterilen tepkiden çok etkilendim. Salı günü 100,000’den fazla insan onun cenazesinde, İstanbul sokaklarında Türkiye’nin kazanımlarından gurur duyduğu, kuvvetli ve zayıf yanlarının farkında olduğu ve tüm vatandaşlarına yurt teşkil eden ve uğruna mücadele verdiği demokrasi adına, derinliği olan bir açıklama yaptı. Saygı duyduğum pek çok kişi, hoşgörü, eşitlik ve ifade özgürlüğü gibi temel meselelerde Salı günü Hürriyet gazetesinde eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in de yazdığı gibi, kendi yurttaşlarına önemli sorular yöneltiyorlar. Bana öyle geliyor ki, Atatürk ve haleflerinin yaptığı gibi, Türkiye, bir yandan istikrar ve güvenliği dünyanın bu karmaşık bölgesinde sürdürmeye gayret ederken, bir yandan da daha yüksek standartlarda demokrasi, insan hakları, hakça mücadele, hukukun üstünlüğü ve aynı zamanda ekonomik ve sosyal liberalizasyon doğrultusunda çalışmaya devam etme konusunu tartışıyor.
Bu harika ülke hakkında ne zaman konuşmaya başlasam, benim ve ülkemin onun kurumları ve vatandaşlarına duyduğumuz güveni ifade etmeyi arzu ediyorum. Bu ülke ilerlemeye devam edecek ancak bizim deneyimlerimizi kopya ettiği ya da AB’nin taleplerini yerine getirdiği için değil. Özgür ve sorumluluk sahibi Türk vatandaşlarının kendi geleceklerini tartışmaları ve korumaları ve birbiriyle yarışan fikirler için oy kullanmaları nedeniyle ilerleyecek ve Atatürk’ün 80 küsur yıl önce başlattığı demokrasi, özgürlük, güvenlik ve refah yolundaki seyahatine devam edecektir.
İnanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti ve Birleşik Devletler ortak olmaya devam edeceğiz, çünkü biliyoruz ki, birlikte çalıştığımızda daha kuvvetli oluyoruz ve daha zekice ve iyi çalışıyoruz. Ara sıra ortaya çıkan farklılıklara rağmen ortak olmaya devam edeceğiz, çünkü bölge ve dünya için aynı şeyleri istiyoruz. Kolay olmayabilir ancak demokratik değerlere ve özgürlüğe yönelik taahhüdümüz dolayısıyla ortak olmaya devam etmeliyiz.
Teşekkür ederim.