KONUŞMA METİNLERİ
| |
| Başkonsolos Deborah K. Jones |
A.B.D. İstanbul Başkonsolosu Deborah K. Jones'un Açılış Konuşması
10 Mart 2006
Geçmiş Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun!
Sayın Bakan, Sayın Milletvekilleri, Sayın Büyükşehir Belediye Başkanı, Sayın AK Parti Kadın Kolları Başkanları ve üyeleri, değerli konuklar,
Bugün burada olmaktan çok mutluyum ve özellikle de bu önemli zirvenin açılışını yapan konuşmacılardan biri olmaktan gurur duyuyorum. Davetiniz için teşekkür eder, özellikle de bu vesile ile ülkelerimizdeki kadınların statüsünü güçlendirmeye ve onların sivil toplum ve kamudaki rollerini arttırmaya çalışırken, Türkiye ve A.B.D.’deki kadınların ne kadar çok ortak meseleleri olduğunun altını çizme olanağı bulmaktan dolayı duyduğum memnuniyeti ifade etmek isterim. Kadınlar toplumda her zaman anne, eş, kız çocuk, kız kardeş ve bunun gibi çok önemli nice roller üstlenmektedir. Ne mutlu bize ki, 19. Yüzyıl Fransız yazarı Stendhal’in “Kadın olarak doğan dahiler toplum yararı için bir kayıp olmaktadır” sözünden bu yana epey yol katettik; ama daha yapılacak çok iş var.
Yaşamın her alanında kadınların üstlenebileceği ve üstlenmesi gereken rolleri vurgulaması açısından Türkiye’de son zamanlarda yapılan kutlama ve konferansların sayısı ve kalitesi beni çok etkiledi: Geçen Aralık ayında kadınların seçme hakkını elde etmelerinin 71. yıldönümünü kutlaması, kadınların kültürler arasında üstlendikleri anahtar role odaklanan “Medeniyetler İttifakı” kongresi, ve bölgedeki kadınları biraraya getiren “Demokrasi Destek Diyaloğu” grubunun Şubat’taki toplantısı, hepsi de Türkiye’nin kadınları topluma bütünüyle ve üretken bireyler olarak kazandırma kararlılığını gösteriyor. Bu diyaloğun bir parçası olmanın heyecanı ile, A.B.D. ve Türkiye’deki kadınların paylaştığı bazı zorluklar, amaçlar ve çözüm önerileri hakkında konuşmak istiyorum.
Bu zirvenin temalarından biri olan küreselleşme ve kadınlar üzerindeki etkileri konusunda konuşmam istendi. İlk olarak ‘küreselleşme’ sözcüğünün kimi Amerikalılar için rahatsız edici bazı imaj ve korkuları akla getirdiğini, kimileri içinse yeni olanak ve ufukları temsil ettiğini söylemeliyim. Bazı Amerikalılar ekonomik küreselleşmenin geçimlerini tehdit edeceğinden ve istihdamın başka ülkelere kayacağından endişe ediyorlar. Bazıları da kültürel olarak küreselleşmenin aynılaşmayı getireceğinden ve alıştıkları mahalle kafelerinin, sıcaklıktan uzak küresel kafe zincirleriyle değişeceğinden endişe ediyorlar. Bu durum pazar güçlerinin etkisiyle bazen gerçek olmaktadır. Bazen de küreselleşmeden dolayı güvenliğimizin tehlike altına gireceğinden korkuyoruz. Çok yakın zamanda, A.B.D. limanlarını yabancı bir şirketin işletmesi fikrine karşı oluşan büyük tepkilere tanık olduk.
İstanbul’da yakın zamanda yapılan bir konferansta, küreselleşmenin görünmez güçlerinin dünyanın tüm kadınlarını birer Hollywood oyuncusu veya Amerikan dergi modeli haline getirmeye çalıştığı hakkında endişeler ifade edildiğini duydum. İnanın bana, A.B.D.’deki kadınlar da medyada gördükleri bu imajların bizleri, kız çocuklarımızı ve artan şekilde erkek çocuklarımızı belli davranış ve güzellik kalıplarına uymaya zorladığı konusundaki korkuları paylaşmaktadır. İstanbul’da katıldığım birçok forumdan biliyorum ki, insanların benim ülkemde küreselleşme hakkında sahip oldukları birçok korkuyu Türkiye’deki ve bölgedeki insanlar da paylaşıyor ve belki de dev bir kültürel tsunaminin yerel kültürleri ve kimlikleri gelip boğmasından korkuluyor.
Burada aklıma güney komşumuz Meksika’nın eski cumhurbaşkanlarından Porfirio Diaz’ın 19. Yüzyıl’da söylediği söz geliyor: “Zavallı Meksika; Tanrı’dan ne kadar uzak, A.B.D.’ye ne kadar yakın.” Ancak, Meksika sınırına 100 kilometre uzaklıkta büyümüş ve A.B.D.’de resmi olarak iki dilin kullanıldığı bir eyalette yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki, çekirdek Meksika kültürü bozulmadan kalmış ve bunun etkileri her iki tarafa ulaşarak yaratıcı bir ortak yaşam oluşturmuştur. Özellikle A.B.D.’nin güneybatı kesimlerine gidenleriniz bunun doğru olduğunu biliyorlardır.
Gerçekten de günümüzde, küresel kültürün bazı unsurları bizim ayak uydurabileceğimizden daha büyük bir süratle yayılmaktadır; buluğ çağındaki kendi kızımın video/bilgisayar ve müzik gibi zevklerini buna örnek olarak gösterebilirim. Ancak küreselleşmenin olumlu özelliklerini de göz önünde bulundurmalıyız; bu da gerek sanal, gerekse de gerçek anlamda sınırlar arasında bilgi ve insan akışının artmasıdır. Damak tadımızı arttırmanın yanısıra, küreselleşme bir ülkede araştırma sonucu bulunan bir aşının diğer ülkelere de gönderilmesini sağlamaktadır. Küreselleşme, Tayland’daki tsunami ve New Orleans’daki sel kurbanlarının, bilgilenmiş ve endişeleri paylaşan bir dünyadan büyük yardımlar alması demektir. Bilginin paylaşılması, kadınların birbirleriyle direkt olarak iletişim ve sınırlar ötesi dayanışma kurmalarını ve paylaştıkları değerleri koruyup çözümler üretmelerini sağlamaktadır. Çevremdekilere de sık sık söylediğim gibi, bugün 14 yaşında olan kızım, Dubai, İstanbul ve Afganistan’daki yaşıtlarının hayatları ve onları etkileyen konular hakkında, benim aynı yaşlarda Kaliforniya’da yaşarken Ohio veya New York’lu yaşıtlarımın hayatları hakkında sahip olduğumdan çok daha fazla fikir sahibi. Ve bu kültürler hakkında fikir sahibi oldukça, onların düşüncelerindeki, inançlarındaki, geleneklerindeki, kısacası en fazla önemsediğimiz değerlerdeki çeşitliliğe olan saygısı da artmaktadır; ki bunlar özellikle bize, belki de hayatlarımızdaki en önemli kadınlar olan annelerimiz tarafından öğretilmiş değerlerdir.
Küreselleşmenin pek çok insan üzerindeki psikolojik etkisi hakkında, yani kişisellikten çıkmış tek tip bir moderniteyi dayatan küresel bir hareketin bizi yutmakta olduğu hissi hakkında konuşmak her ne kadar kolaysa da, bu etkiyi niceliksel olarak ölçebilmek, ve dolayısıyla gerçek sonuçlarını da ortaya koyabilmek genellikle bir sorun olmaktadır. Bu konuda elde edilebilecek, deneye ve gözleme dayalı güvenilir verilerin azlığı nedeniyle akademisyenler, küreselleşmenin insanların geçim koşulları ve genel refah üzerindeki ekonomik etkisini ölçme konusunda büyük güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Örneğin bazıları, iş alanlarının işgücü maliyetinin daha düşük olduğu ülkelere doğru kaymasının sadece gelişmiş ekonomilerde işlerini kaybeden bireyler için değil, iş sahalarının kaydığı ülkelerdeki bireyler açısından da zararlı olduğunu, çünkü bu kişilerin aç gözlü ve doymak bilmez bir kapitalizm tarafından sömürüldüğünü ileri sürmektedir. Öte yandan diğerleri de, bu olguyu olumlu karşılamakta, gelişen ekonomilerdeki işçilerin gelir elde edecek yeni imkanlara kavuştuklarını, kazandıkları mali bağımsızlık sayesinde ekonomik kararlar alarak günlük hayatlarında nasiplerine düşen yoksulluk ve dertlerden kurtulma şansı yakaladıklarını söylemektedir.
Bu konularda nesnel veri olmaması, özellikle küreselleşmenin kadınlar üzerindeki etkisi düşünüldüğünde daha da geçerlilik kazanmaktadır. Kadınların konumunu değerlendirebilmemiz için eldeki bilgi kümesinden gerekli parçaları alabilmemizi sağlayacak cinsiyet-odaklı araştırmalara ihtiyacımız var. Bu, hem A.B.D.’de hem de A.B.D. dışında sıklıkla dile getirilen bir konudur. Bilimsel çalışmalar, ister yeni ilaçların geliştirilmesi, ister vergi uygulamalarının olası sonuçları, isterse de işgücü piyasasındaki eğilimler konusunda yapılmış olsun, genellikle erkekleri baz almaktadır. Bilgiye dayalı politikalar geliştirebilmek için elimizde veri olması gerekiyorsa bu durum değişmelidir. Küresel güçlerin durdurulması imkansız tarihsel akışından kaçmamız mümkün değildir, ama bu güçleri yönetmeyi seçebilir, ve bu amaçla demokrasiyi ve hoşgörüyü, ve esasen sadece hoşgörüyü değil, çeşitliliğe değer verilen ve değişik inanç ve geleneklerden insanlara eşit davranılan bir ortamı geliştirecek kurumlar oluşturabiliriz. Dünyamızın canlı ve heyecan verici bir yer olarak kalmasının teminatı budur.
Şimdi A.B.D.’deki kadınların bu konudaki tecrübeleri konusuna gelmek, geçmişte karşılaştığımız ve bugün halen karşılaşmakta olduğumuz sorunları ve bulduğumuz çözüm yollarını sizlerle paylaşmak isterim. Özgürlük ve eşitlik bitmez, tükenmez bir çaba gerektirir. Dışişleri Bakanı Rice, Amerika’nın “Kurucu Ataları”nı düşündüğünde, aklına pek çok konuya vakıf, harika adamlar geldiğini, ama gerçekte bu adamların pek de kusursuz olmadığını söylemiştir. Çünkü onlar kadınların tam anlamıyla vatandaş olmadıkları, geçen yüzyılın başlarına kadar oy verme hakkından mahrum kaldıkları ve ancak uzun ve güç bir mücadele sonrası bu hakkı kazandıkları bir ülkeyi kuran adamlardı. Burada sizin ülkenizin kurucusu Atatürk ile bir karşılaştırma yapmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Atatürk kadınların özgürleşmesi ve seçme hakkına sahip olmalarının ne kadar kritik bir öneme sahip olduğunu görebilmişti. Ancak kimilerine göre bazı kusurları olsa da, Amerika’nın “Kurucu Ataları” , bize gerekli kurumları ve kurumlar içerisinde kusurları düzeltme olanağını tanıyan değişimleri yapma özgürlüğünü miras bırakmışlardır ki, biz halen bu düzeltmeleri yapmaya devam ediyoruz. Onlar ne kadar da radikal ve güzel bir ideale sahip idiler: Hukukun üstünlüğüne dayanan kurumlar oluşturularak bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ile, Amerikalı bireyler bu kurumları ve bu kurumlar ile birlikte ülkeyi koruyacak ve yaşatacaklardı. İnsan ruhuna duyulan güvenin ne kadar çarpıcı bir örneği! Evet, hatalar yapıyoruz. Bazen çok büyük hatalar yapıyoruz; kölelik kurumu gibi. Ancak biz kendi kendini düzelten, ve bunu yaparken de sonuçta yine bireyin korunmasına yönelik olarak düzenlenmiş bulunan kurumlarımızın sağladığı güven ortamından yararlanma yeteneğine sahip bir toplumuz.
Türkiye kuruluşundan bu yana kadın haklarını koruyan önemli yasal düzenlemelere sahiptir, ve burada bulunan pek çok kişi de, kadınların bu haklarından yararlanmalarını sağlayacak koruyucu bir şemsiye görevi yapan yasal çerçevenin geliştirilmesine yönelik çabalara aktif olarak katılmaktadır. Ancak, bizim de A.B.D.’deki tecrübelerimizden öğrendiğimiz gibi, yasal düzenlemeler mentaliteleri ve davranışları bir gecede değiştirememektedir. Bunun için zamana ve eğitime ihtiyaç vardır. Dünyadaki kadınlar sıklıkla, hem erkekler hem de kadınlar tarafından, yaradılış itibarıyla erkeklerden daha zayıf ve daha duygusal olarak görülmekte, bir ulus adına karar almaya uygun olmadıkları düşünülmektedir. Bazıları da dinin, kadınların hareket ve potansiyelini kısıtladığı yönünde yanlış bir iddiayı ileri sürmektedir. Ancak biz iman ve inanç ile geleneği birbirinden ayırmalı ve kadınları alıkoyan nedenler konusunda, kendi tercihleri de dahil olmak üzere, doğru teşhis yaptığımızdan emin olmalıyız. Toplumsal değişim zaman alır. Kadınlara yönelik tutumlarla ilgili değişimler zaman alır. Ancak bu tutumların değiştirilmesi için, hesap verebilirliği temin edecek yasal ve kurumsal çerçevenin oluşturulması, ve demokratik olarak seçilmiş, seçmen kitlesinden yükselen pek çok sese kulak veren bir yönetimin varlığı çok büyük önem taşımaktadır.
Bu çerçevenin oturması halinde, kadının statüsünü geliştirmek için harekete geçebiliriz. A.B.D.’de kadınlar halen eşit iş için eşit ücret ödenmesi konusunda farklı uygulamalar ile karşı karşıya kalabiliyor. Özellikle de sürekli hareket halinde olan ve çoğunlukla akrabaların birbirinden uzakta yaşadığı bizimki gibi toplumlarda, meslek hayatını sürdürürken çocuk yetiştirmenin getirdiği evrensel sorunları aşmak gerekiyor. Ve şüphesiz, çocuk bakım hizmetlerine devlet yardımı açısından bazı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmaktayız (Öte yandan kadınların üst yönetim makamlarına erişimi konusunda bu ülkelere göre daha iyi durumda olduğumuz görülüyor). Aile içi şiddet, süregelen bir sorun. Ayrıca kadınların yasama meclisine katılımı halen yalnızca %15 seviyesinde. Bu sorunların bir kısmı sizlere de tanıdık geliyordur herhalde. Ancak altını çizerek belirtmek isterim ki yasama sürecinde olmasa da, sivil toplum adına yaptıkları çalışmalar ve siyasi parti üyelikleri ile, kadınların A.B.D.’deki politik sürece katkıları muazzam bir fark yaratmıştır. Kadınlar seslerini yükseltmeye ve gündemlerindeki meselelerin çözümü için risk almaya gönüllü olmuş, ve yakın geçmişte çok önemli atılımlar gerçekleştirilmiştir.
Mesela, 1963 yılında çıkan Eşit Ücret Yasası aynı işi yapan kadın ve erkeklere eşit ücret ödenmesini zorunlu kıldı. 1964 yılında çıkarılan Yurttaşlık Hakları Yasası da kadınların istdihdamı ile ilgili düzenlemeler getiriyordu. 1967’de A.B.D. Başkanı’nın yayınladığı bir kararname uyarınca, federal devlet ile kontrat bazında çalışan tüm şirketlerde kadınların istihdamı konusunda her türlü önyargılı tutum sergilenmesi yasaklandı. Ancak tabii ki yeni yasaların çıkarılması tek başına yeterli değil; bu yasaların harfiyen uygulanması gerekiyor. Nitekim, Eşit Ücret Yasası’nın varlığına rağmen, araştırmalara göre A.B.D.’de erkekler ile kadınların aldıkları ücret arasında çeşitli sebeplerden dolayı kadınların aleyhine bir farklılık bulunmaktadır.
Kadınların kendi haklarına sahip çıkmaları için anahtar unsur, kamu alanında aktif katılımları. Zaman zaman akademisyenlerin, sözde “sade vatandaşlar”ın hukuku geliştirme konusunda herhangi bir katkıda bulunması fikrine alaycı bir tavırla yaklaştıklarına şahit olmuşumdur. Oysa, çocukların okullarda nelere ihtiyaç duyabileceğini bir anneden daha iyi kim bilebilir ki? Devletin parasının nasıl harcanması gerektiği konusunda, vergilerini ödeyen bir kadından daha iyi fikir yürütebilecek kim vardır? Ya da, sağlık politikaları ile ilgili düşüncelerini beyan etme hakkına, aylardır hasta annesine bakmakta olan bir kadından daha fazla kim sahip olabilir? Türkiye’de, ve tabii Amerika’da da, sıklıkla kadınların siyasetle ilgilenmedikleri ifade edilir; siyaset kelimesinin olumsuz çağrışımları vardır. Ancak gerçek şu ki, birden fazla kişinin bulunduğu her odada “siyaset” vardır ve ister anne, ister eş, öğretmen, kız çocuğu, ya da kız kardeş rolünde olsun, kadınlar daima aile politikasının içinde olmuşlardır; mesele sadece oyun alanını genişletmektedir; sorunların çoğu aynıdır.
“Siyaset” kelimesinden vazgeçip onun yerine eğitim, sağlık, veya kaynak dağılımı gibi daha somut kavramlar kullanıldığında, kadınların ilgisinin arttığını görüyoruz. Tıpkı Türkiye’de kadınların Medeni Kanun’da yapılan son değişiklikler için yürütmüş oldukları büyük çaplı ve organize kampanya gibi, A.B.D.’de de kadınlar yıllardır benzer konularda karar verici mekanizmalar üzerinde ciddi bir etki yaratmaktadır. Yalnızca kadın olarak değil, aynı zamanda bilinçli vatandaşlar olarak hepimizin katkıda bulunması, fikirlerimizi ve liderliğimizi seslendirmek için fırsatlar araması gerekiyor.
Bakanlık görevleri üstlenmeleri ve siyasi partilerde gösterdikleri faaliyetler, kadınların toplum içinde daha yetkin bir yer edinmesinde önemli bir rol oynamıştır. A.B.D. Kongresi’nde ya da parlamentoda koltuk sahibi olması her zaman bir kadının sesini duyurmasını garantilemese bile, bir kabine üyesinin veya bakanın söylediklerinin göz ardı edilmesi daha zordur. Dünyada ilk kadın kabine üyesi 1924 yılında Danimarka’da görev almış, bundan 10 yıl sonra ise A.B.D.’de ilk kadın bakan, Başkan Franklin Delano Roosevelt tarafından Çalışma Bakanlığı’na atanmıştır. Son on yıl içinde A.B.D.’de kadınlar Eğitim, Çalışma, İçişleri, Tarım ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış, bu durum artık olağan karşılanır hale gelmiştir. Ayrıca Çevre Koruma Dairesi, Bütçe ve İdare Dairesi gibi etkin kuruluşların yönetiminde görev almış, en önemli ticaret delegemiz olarak A.B.D. Ticaret Temsilciliği yapmış kadınlarımız vardır. Benim hesabıma göre, bugün dünyada yaklaşık 20 kadın Dışişleri Bakanı görev yapmaktadır. Günümüzde, toplam 11 adet kadın Başkan ya da Başbakan ülkelerinde liderlik yapmaktadır. Yetişme çağında genç kızlar, kendilerine örnek alabilecekleri başarılı rol modellerine ihtiyaç duyar. Nasıl ki biz A.B.D.’de genç kızlarımıza böyle örnekler sunabilme şansına sahip olabildiysek, biliyorum ki bugün ben de, burada Türkiye’nin genç kadınlarına aynı şekilde örnek teşkil edecek kişilerin bir kısmı ile yüz yüzeyim.
Son olarak, ama yine aynı derecede önemli bir konuya değinmek istiyorum. Eğitim, kişinin içinde bulunduğu durumu kabullenmesi yerine onu şekillendirmesi yönünde adım atmasında anahtar rol oynar. Eğitim ve okur yazarlık gelecek nesillerde dünya çapında kadın liderlerin yetişmesinde en kritik unsurlardır. Amerika’da 20. yüzyılın başlarında üniversiteye gidenlerin yalnızca % 19’u kadın iken 1985’e gelindiğinde üniversite öğrencilerinin yarısından çoğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Bu artış lisansüstü programlarda da aynı hızla devam etti. Bugün Türkiye’deki yetişkin kadınlarda okuma yazma oranı UNICEF verilerine göre % 81’lerde. Araştırmalar, kadın okuma yazma oranı ile bir ülkenin kalkınmasının doğrudan birbirleriyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Biliyorum ki, Türkiye ve A.B.D. eğitime aynı derecede önem ve öncelik vermektedirler. Amerika Birleşik Devletleri 2005 yılı Şubat ayında, Türk Sosyal Dayanışma Fonu tarafından ailelere çocuklarını, özellikle de kız çocuklarını okula yazdırmaları için hazırlanan ve uygulanan destek projesine Dünya Bankası aracılığı ile 9 Milyon Dolar katkıda bulunmuştur.
Biz aynı zamanda Türkiye’de bulunan sivil toplum örgütlerini, kadın ve çocuk konularında çalışma yapanlar dahil olmak üzere, desteklemekteyiz. Okuma yazma, erken çocukluk eğitimi, kadın ticareti ile mücadele – ki bu da utanç verici global bir trend haline gelmiştir – ve yoksullukla mücadelede uygulanan sosyal programlar gibi konularda Türkiye’deki çeşitli kurum, kuruluş ve STK’lar ile ortaklaşa konuşmacı programları yaptık. Ayrıca, kadınların iş dünyası, siyaset, medya, uluslararası ilişkiler gibi alanlarda nasıl desteklenebileceği hakkında görüş alışverişinde bulunmak üzere Türk kadınlarını Amerikalı meslektaşları ile biraraya getirdiğimiz Amerika’ya ziyaret programları gerçekleştirdik. Aynı zamanda, bir başka sivil toplum kuruluşuna, kadınların ekonomik özgürlüğünü desteklemek üzere projeler geliştiren bir uzmanı A.B.D. den getirmesi için destek verdik. Arzumuz, karşılıklı fikir alışverişinde bulunarak STK’ları desteklemek ve birlikte yeni yaklaşımlar araştırmak.
Konuşmamı bitirirken, burada bulunan herkese insanlığın sonsuz potansiyelini gerçekleştirmek ve ifade etmek için sürekli olarak gösterdiğiniz çabadan dolayı teşekkür ederim. Bilmelisiniz ki, kadın için daha iyi bir konum elde etme yönündeki bu yolculuğunuzda, Amerika Birleşik Devletleri’ni daima bir dost, bir ortak olarak yanınızda bulabilirsiniz. Çünkü bu, bizim de Amerika’da kendi kadınlarımız için başladığımız ve halen devam etmekte olduğumuz bir yolculuk. Bizler kadınların hayatını zenginleştirdiğimizde, onları eğittiğimizde ve ekonomik şartlarını geliştirdiğimizde, kendi ailelerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun bütününün de hayatını zenginleştirmis oluruz. Bu önemli hedeflere ulaşmada işbirliğimizin ve karşılıklı etkileşimimizin devamını dilerim.

