Skip Navigation
Şimdi Buradasınız: Bilgi Kaynakları > Yayınlar > İnsan Hakları > 2008 Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu
Skip Left Section Navigation

İNSAN HAKLARI

2008 Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu

TÜRKİYE

 Anayasa din özgürlüğünü garanti etmektedir, ve diğer yasa ve politikalar genel olarak dinin özgürce yaşanmasına katkıda bulunmaktadır, ancak laik devletin bütünlüğü ve devamı konusundaki anayasa hükümleri bu hakları kısıtlamaktadır.

Hükümet genel olarak din özgürlüğünün yaşanmasına saygı göstermiştir; ancak Hükümet İslami ve diğer dini gruplara sınırlamalar koymakta ve üniversiteler de dahil olmak üzere devlet dairelerinde ve devlete ait kurumlarda “laik devleti” korumak gerekçesiyle İslami dini ifadelere önemli kısıtlamalar getirmektedir. Bu raporun kapsadığı süre içinde Hükümetin din özgürlüğüne saygıya bakışında bir değişiklik olmamıştır.  Şubat 2008’de Meclis üniversite kampüslerindeki başörtüsü yasağını kaldırmaya yönelik anayasal düzenlemeleri geçirmiştir. Ancak 5 Haziran 2008’de Anayasa Mahkemesi üniversitede başörtüsüne izin veren bu düzenlemelerin devletin laik özünü ihlal ettiği bu yüzden anayasaya aykırı olduğu hükmüne varmıştır. Yetkililer İslam dinine ait başörtüsünün devlet okulları ve kamu binalarında geniş biçimde yasaklanmasına devam etmişlerdir. Hükümet “İslami aşırılığa” karşı çıkmaya devam etmiştir. Dini azınlıklar inançları nedeniyle devlet kurumlarında çalışmalarının aktif olarak engellendiğini belirtmişlerdir. Dini azınlık grupları aynı zamanda ibadet etme, Hükümet tarafından resmi olarak tanınma ve izleyicilerine eğitim verme konusunda zorluklarla karşılaşmışlardır. Dini konuşma yapma ve ikna etme yasal olmakla birlikte bazı Müslümnlar, Hıristiyanlar ve Bahailer bazı sınırlamalara maruz kalmış ve izinsiz toplantı düzenleme ya da din propagandası yapma gerekçesiyle zaman zaman taciz edilmişlerdir.

Dinsel ilişki inanç ya da uygulamalara bağlı toplumsal taciz ve ayrımcılık konusunda bildirimlerde bulunulmuştur. Raporun kapsadığı süre boyunca Müslüman olmayanlara karşı şiddet içeren saldırılar ve sürekli alınan tehditler baskı ortamı yaratmış ve bazı gayri Müslim toplulukların özgürlüğünü kısıtlamıştır. Birçok Hıristiyan, Bahai ve Müslüman’a toplum tarafından kuşku ve güvensizlikle bakılmış ve daha radikal İslamcı öğeler Yahudi karşıtı görüşler ifade etmeye devam etmişlerdir. Aynı zamanda İslam’dan başka dine geçmek isteyen kişiler zaman zaman akrabalarından ve komşularından gelen toplumsal tacize ve şiddete maruz kalmışlardır.

ABD Hükümeti, genel insan haklarını geliştirme politikasının bir parçası olarak Hükümetle ve kamu kurumlarıyla din özgürlüğü konusunda iletişim içinde olmuştur. Büyükelçilik ve konsolosluk temsilcileri rapor süresi boyunca din özgürlüğüyle ilgili konuları görüşmek üzere sık sık devlet görevlileriyle ve dini grup temsilcileriyle bir araya gelmiştir, bu konular arasında dini azınlıklara yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını amaçlayan yasal reform da bulunmaktadır.


Bölüm I. Dinsel Nüfus Yapısı

Ülkenin yüzölçümü 780.580 kilometre karedir ve nüfusu 70,5 milyondur. Hükümete göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman, çoğunluk Hanefi Sünnidir. İnsan hakları örgütü (STÖ) Mazlum-Der’e ve çeşitli dini azınlık topluluklarına göre Müslümanların asıl yüzdesi bundan biraz daha azdır. 1923 Lozan Anlaşması’ndan beri Hükümet resmi olarak yalnızca üç azınlık toplumunu tanımaktadır. Bunlar Rum Ortodoks Hıristiyanlar, Ermeni Ortodoks Hıristiyanlar ve Yahudiler'dir, ancak başka gayri-Müslim topluluklar da bulunmaktadır.  Dini gerekleri yerine getirme düzeyi ülke boyunca çeşitlilik göstermektedir, bunun nedeni kısmen laik geleneğin ve dini ifadeler konusundaki siyasal ve sosyal yaşamda bulunan resmi kısıtlamaların etkisidir.

Akedemisyenler, Sünni Müslüman çoğunluğun yanında 10 ila 20 milyon arasında Alevi olduğunu tahmin etmektedirler. Alevilik Şii ve Sünni İslam’ın çeşitli yönlerini bir araya getiren, aynı zamanda da Anadolu’ya özgü diğer dini grupların geleneklerinin de görülebileceği bir inanç sistemidir. Bazı Aleviler hitabet, şiir ve dansla kadın erkek bir arada ibadet edilen ritüeller gerçekleştirmektedirler.  Hükümet, Aleviliği heterodoks bir İslam mezhebi olarak değerlendirmektedir; bununla beraber, bazı Aleviler ve Sünniler Alevilerin müslüman olmadığını ileri sürmektedirler.

Başta İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde yoğunlaşmak üzere başka dini gruplar da bulunmaktadır. Kesin sayılar bulunmamakla birlikte bu dini gruplar arasında yaklaşık 65.000 Ermeni Ortodoks Hıristiyan, 23.000 Yahudi ve 4.000 Rum Ortodoks Hıristiyan bulunmaktadır. Hükümet 1923 Lozan Anlaşması’nı özellikle tanınmış olan bu üç gruba özel yasal azınlık statüsü veriyormuş gibi yorumlamıştır, ancak anlaşma metninde belli gruplar sayılmadan geniş biçimde “gayri-Müslim azınlıklar” denilmektedir.  Bu tanıma dini liderlik organlarını kapsamamaktadır. Örneğin Ekümenik (Rum Ortodoks) ve Ermeni Patrikhaneleri vakıf değil patrikhane olarak statülerinin resmi olarak tanınması için çaba sarfetmeye devam etmişlerdir, bu olmadan mülk edinmeleri ve nakletmeleri ve din adamı yetiştirmeleri mümkün olmamaktadır. Aynı zamanda Hükümet eğitim verilen her yerin Eğitim Bakanlığı kontrolünde olmasını şart koştuğu için Rum Ortodokslar, Ermeni Ortodokslar ve Yahudiler rahiplerini ülke içinde yetiştirmemeyi tercih etmektedirler. 1945’teki çift taraflı anlaşmaya göre Bulgaristan Ortodoks Kilisesi, İstanbul’daki (ve Yunanistan’daki) Rum Ortodoks Ekümenik Patrikhanesi’nin dini yetkisi altında kabul edilmektedir, ancak Bulgaristan Ortodoks Kilisesi'nin kendi kurumu vardır.

Aynı zamanda yaklaşık 500.000 Şii Caferi; 10.000 Bahai; 15.000 Süryani Ortodoks Hıristiyan; 5.000 Yezidi; 3.300 Yehova Şahidi; 3.000 Protestan; ve az sayıda kesin olarak sayısı bilinmeyen Bulgar, Kildani, Nestori, Gürcü, Roma Katolik ve Maruni Hıristiyanlar bulunmaktadır.  Bu dini azınlık gruplarının arasında 3.000 Kildani Hıristiyan dahil olmak üzere önemli sayıda Iraklı sığınmacı bulunmaktadır. Güneydoğu’da Süryani Hıristiyanların sayısı eskiden daha fazlaydı; ancak devlet görevlilerinin baskısı nedeniyle ve daha sonra terörist Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı yürütülen savaşın etkisiyle birçok Süryani İstanbul’a Batı Avrupa’ya ya da Kuzey ve Güney Amerika’ya göç etmiştir. Son birkaç yıl içinde az sayıda Süryani çoğunlukla Batı Avrupa’dan olmak üzere yurt dışından güneydoğuya geri dönmüştür. Çoğu durumda daha yaşlı aile üyeleri geri dönerken gençler yurt dışında kalmıştır.


Kısım II. Din Özgürlüğünün Durumu

Yasal/Politik Çerçeve

Anayasa din özgürlüğünü garanti etmektedir, ve diğer yasa ve politikalar genel olarak dinin özgürce yaşanmasına katkıda bulunmaktadır, ancak laik devletin bütünlüğü ve devamı konusundaki anayasa hükümleri bu hakları kısıtlamaktadır.  1982 Anayasası ülkeyi laik bir devlet olarak kurar ve inanç, ibadet özgürlüğünü ve şahsi dinsel fikirleri yayma özgürlüğünü garanti eder.  Anayasa dini gerekçelerle ayrımcılık yapılmasını yasaklar. Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin cumhurbaşkanlığı, silahlı kuvvetler, yargı ve devlet bürokrasisi gibi çekirdek kurumları Anayasa’da yazıldığı gibi ülkenin laik geleneğini savunmada rol oynamıştır. Bazı durumlarda devlet unsurları seçilmiş Hükümet’in etkinliklerine laik devleti tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Örneğin, rapor süresinin sonunda Anayasa Mahkemesine yönetimdeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) aleyhine Mart 2008’de açılan ve AKP’yi Anayasa’yı ihlal eden laiklik karşıtı bir merkez olmakla suçlayan bir kapatma davası bulunmaktadır.

Hükümet İslami dinsel kuruluşlar ve eğitimi, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla idare etmektedir.  Diyanet, ülkede bulunan 77.500’den fazla kayıtlı caminin idaresinin denetiminden ve il ve beldelerde kamu görevlisi olarak bulunan imamların görevlendirilmesinden sorumludur.  Özellikle Aleviler olmak üzere, bazı gruplar Diyanet politikalarının diğer inançları dışlayarak ortodoks Sünni İslami inançları yansıttığını iddia etmişlerdir; Hükümet, Diyanet’in hizmet talebinde bulunan herkese eşit davrandığını ileri sürmüştür.

Hükümet Ramazan Bayramını ve Kurban Bayramını ulusal tatil olarak kutlamaktadır.

Hükümet yetkilileri gayri Müslim din gruplarının öğreti konularına müdahale etmemektedir, ayrıca bir dini grubun üyeleri arasındaki basılı kaynakların basımı ya da kullanımını da kısıtlamamaktadır. Dini konuşma yapma ve ikna etme yasal olmakla beraber, polis sık sık Hıristiyanların dini yayın dağıtmasını önlemiştir.

Hükümet tarafından tanınan herhangi bir dine hakaret etme, o dinin hizmetlerine müdahalede bulunma ya da o dinin niteliklerinin itibarını zedeleme konusunda yasal kısıtlamalar bulunmaktadır.

Her organizasyon dernek ya da vakıf olarak kayıt yaptırma olanağına sahiptir. Her ikisi de yasalardan eşit oranda korunma alsa da dernekler tanımı gereği kâr amacı gütmemelidir ve yalnızca bağış olarak para alabilir. Vakıfların daha çok mali özgürlüğü vardır ve vakfı desteklemek için kurulan şirketler aracılığıyla gelir elde edebilirler. Vakıf olma süreci dernek olma sürecinde çok daha uzundur ve bu nedenle Protestanlar ve Yehova Şahitleri gibi bazı dini gruplar dernek olarak kaydolmayı tercih etmişlerdir.

Dini grupların vakıf yerine dernek olması çok daha kolaydır ve daha az masraflıdır, sadece 3 ay sürmekte ve sermaye gerekmemektedir. Bir grup il valiliğine dernek olmak için bir kayıt başvurusu yapabilir ve valiliğin dernek karar komitesinden onay beklerken hemen faaliyete geçebilir, ancak dernek aynı zamanda il valiliği tarafından kapatılabilir ve yerel düzeyde daha az yasal korunmaya sahiptir.

Dini grupların mülk edinebilmesinin tek yolu vakıf olmaktır. Vakıf kayıt süreci kabine onayı gerektirir bu da çoğunlukla uzun bir süreçtir. Vakıflar sadece mahkeme kararıyla kapatılabilir ve bu da bu şekilde kayıt yaptıran gruplara korunma sağlar. Vakıflar yasası aynı zamanda yöneticinin vatandaş olması şartını getirir.

Süryani, Hıristiyan, Kildani, Bulgar Ortodoks, Gürcü ve Maruni vakıflarıyla birlikte, yaklaşık 20 mülkü olan Rum Ortodoks vakıfları, yaklaşık 50 mülkü olan Ermeni Ortodoks vakıfları, ve 20 mülkü olan Yahudi vakıfları olmak üzere, VGM tarafından tanınan 161 "azınlık vakfı" bulunmaktadır. Rapor süresinin sonunda dini gruplardan gelen vakıf statüsü için 364 başvuru bulunmaktaydı.  VGM ayrıca Müslüman ya da gayri Müslim tüm dini yardım vakıflarını da düzenlemektedir. VGM vakıfların örgütsel statülerinin belirtilen amaçları içinde faaliyet gösterip göstermediklerini denetlemektedir. Vakıflar yasası bir dini desteklemek amacıyla vakıf kurulmasını yasaklamaktadır. Dernekler kendi tüzükleriyle dini destekleyebilirler ama sadece bir dini destekleyemezler.

1936’da Hükümet tüm vakıfların gelir kaynaklarını belirtmesini şart koşmuştur. 1974’teki Kıbrıs üzerindeki politik gerilim içinde Yüksek Temyiz Mahkemesi azınlık vakıflarının 1936’da beyan ettikleri dışında mülk edinme haklarının olmadığı kararını almıştır. Mahkemenin kararı 1936’dan sonra elde edilen mülklerin yönetimine devletin el koyması sürecini başlatmıştır.

Şubat 2008’de, dini azınlık gruplarının mülkiyet haklarını düzenleyen yasada yapılan iyileştirme Cumhurbaşkanı Sezer’in  Aralık 2006 vetosunun ardından ikinci defa Meclis’te kabul edilmiştir. Meclis 9 Kasım 2006’da kamulaştırılan ve henüz üçüncü kişilere satılmayan azınlık mülklerinin iade edilmesine izin veren ve vakıf kurmayı kolaylaştıran bir yasayı kabul etmiştir. Cumhurbaşkanı yasanın bazı kısımlarını veto etmiş ve dokuz maddesinin Anayasa’yla, 1923 Lozan Anlaşmasıyla ya da mevcut yasalarla uyumlu olmadığını belirtmiştir. Vakıflar yasasındaki 2008 düzenlemeleri 1974 kararının bir sonucu olarak kamulaştırılan azınlık mülklerinin iade edilmesine olanak tanımaktadır; ancak üçüncü kişilere satılan ya da ilgili vakıfların devlet kontrolüne girmelerinin ardından kamulaştırılan mülkleri kapsamamaktadır, ki bu topluluğun az sayıdaki nüfusu nedeniyle kamulaştırılan Rom Ortodoks mülklerinin çoğunu kapsamaktadır. Yasa ayrıca VGM’nin mülkleri kamulaştırma yetkisini kaldırmamaktadır. Resmi görevliler ayrıca iyileştirilen vakıflar yasasının gayri Müslim toplulukların yeni vakıflar kurmasını ve idare etmesini kolaylaştıracağını iddia etmişlerdir. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 23 Mart 2008’de yasanın dokuz maddesi için Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru rapor sürecinin sonunda askıdaydı.

İyileştirilen yasa VGM tarafından tanınan 161 dini azınlık vakfının mülk edinmesine izin vermekte, ancak devlet tarafından yıllar içinde kamulaştırılan topluluklara ait vakıflara bağlı yüzlerce mülkü geri talep etmesine izin vermemektedir. 2008’deki yasa değişikliğinin geçmesinden sonra bu vakıflar mülk edinmek için başvuru yapma hakkını kazanmışlardır. VGM yasa değişikliğinden beri 121 vakfın mülk edinmek için 1.263 başvuru yaptığını bildirmektedir.

Gayri-Müslim azınlıklar vakıflar yasasında yapılan düzenlemelerin vakıf kurullarının seçimlerine müdahale edilmesine,  yardım amaçlı cemaat vakıflarına vergi amaçlı ticari şirketler gibi yaklaşılmasına, gayrimenkul satışlarının gelirlerinin dondurulmasına ve bir vakıftan diğerine fazla gelirin aktarılmasının yasaklanmasına neden olduğu konusunda şikayet etmişlerdir.  Grupların ülkenin bir bölgesindeki vakıf mülklerinden elde edilen fonları diğer bölgelerdeki vakıfları desteklemek amacıyla kullanmasına izin verilmemektedir.

Hükümet Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uymuştur. Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’ni imzalayan bir taraf olarak ülke mahkemenin yargılama yetkisi altındadır. Protestan Kiliseler Birliği tarafından görece olarak yakın geçmişte açılmış olan açılan iki dava Zekai Tanyar'ın Türkiye’ye ve Altınkaynak ve Diğerleri’nin Türkiye’ye karşı açtığı davalardır. Tanyar davası kiliselerin ve diğer ibadet mekanlarının kaydolmasında yaşanan sorunlar ve kaydolmama sonucu yaşanan yasal statü sorunları ile ilgilidir. Altınkaynak binaların imar durumunun ibadet mekanı olarak belirlenmesi konusunda bir şikayettir. Bu davalar raporun kapsadığı sürenin sonunda askıdaydı.

Anayasa ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu din ve ahlak dersi verilmesini öngörür.  Dini azınlıklar muaftır; ancak bazı dinsel azınlıklar—örneğin Protestanlar,— özellikle kimliklerinde İslam’dan başka bir din yazmıyorsa muafiyetten yararlanmakta zorluklarla karşı karşıya kalmıştır.  Hükümet din derslerinin dünyadaki diğer bir çok dini kapsadığını iddia etmektedir; bununla beraber dinsel azınlıklar derslerin Hanefi Sünni İslam öğretisini yansıttığını söylemektedir.

Alevi çocuklar tüm Müslümanların girdiği zorunlu din dersini almaktadır, ve birçok Alevi devlet okullarındaki din derslerinde kendi öğreti ve inançları yer almadığı için Hükümeti ayrımcılık yapmakla suçlamaktadır. Raporun kapsadığı süre içinde Alevilerin Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine bu ayrımcılık iddiası üzerine açılmış 4.000’den fazla davası bulunmaktadır.  Önerilen yeni din dersi programının içeriğinde bulunan Alevilik hakkındaki bilgiler birçok Alevi tarafından yetersiz, bazı durumlarda hatalı bulunmmuştur. Aleviler aynı zamanda Alevi faaliyetleri ya da din önderliği için özel fon ayırmayan Diyaneti taraflı davranmakla suçlamıştır. Uygulamada Diyanet bütçesi imamların maaşını ve diğer giderleri karşılamak üzere Sünni cemaat için ayrılmıştır. “Cemevlerinin” ya da Hükümetin ibadet mekanı olarak tanıdığı mekanların elektrik-su vb. fatura giderlerini karşılamamaktadır.

Resmi olarak tanınan dini azınlıklar Eğitim Bakanlığının denetiminde okul açabilirler. Bu okulların ders programında Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Yahudilikle ilgili dersler yer almaktadır. Aynı zamanda düzenlemeler gayri-Müslimlerin bu okullara kayıt yaptırmalarını ve devam etmelerini nispeten zorlaştırmıştır. İddiaya göre Milli Eğitim Bakanlığı, kayıt olmadan önce çocuğun babasının ya da annesinin söz konusu azınlık toplumundan olup olmadığını kontrol etmektedir. Ayrıca resmi olarak tanınmayan gayri-Müslim cemaatlerin kendilerine ait okulları bulunmaktadır.


Din Özgürlüğüne Getirilen Kısıtlamalar

Hükümet genel olarak din özgürlüğünün yaşanmasına saygı göstermiştir; ancak Hükümet Müslüman ve diğer dini gruplara sınırlamalar koymuş ve üniversiteler de dahil olmak üzere devlet dairelerinde ve devlete ait kurumlarda "laik devleti" korumak gerekçesiyle İslami dini ifadelere önemli kısıtlamalar getirmiştir.  Bu raporun kapsadığı süre içinde Hükümetin din özgürlüğüne saygıya bakışında bir değişiklik olmamıştır.

Orduda, yargıda ve bürokrasinin diğer dallarındaki laikler, İslamcı köktencilik olarak adlandırdıkları gelişmelere karşı mücadelelerine devam etmişlerdir.  Bu gruplar dinsel köktenciliği laik devlet için bir tehdit olarak görmektedirler. Milli Güvenlik Kurulu ve Türk Genel Kurmayı dini köktenciliği kamu güvenliğine karşı bir tehdit olarak tanımlamaktadır. Mart 2008’de başsavcı, “laiklik karşıtı faaliyetlerin merkezi” olduğu gerekçesiyle AKP aleyhine bir kapatma davası açmıştır. Anayasa’nın 68. Maddesine göre “siyasi partilerin faaliyetleri  … demokratik ve laik cumhuriyetin ilkeleriyle çatışma halinde olamaz.” Savcı AKP’nin programının ve yazılı tüzüğünün anayasaya aykırı olmadığını kabul etse de, AKP “yasalara ve Anayasa’ya karşı faaliyetlerde ve ifadelerde bulunmakla” suçlanmıştır.

Mazlum-Der’e ve diğer gruplara göre, birkaç bakanlık, esası olmayan devlet karşıtı ya da İslamcı faaliyet suçlamalarına dayanarak bazı kamu görevlilerinin terfilerini engellemiş ya da bu kişileri işten çıkarmıştır.  Mazlum-Der, medya ve diğerlerinden gelen bildirimler, ordu dini gereklerini yerine getiren Müslümanları düzenli olarak görevden aldığına işaret etmiştir.  Bu tür görevden almalar, silahlı kuvvetler görevlilerinin bu bireylerin İslami köktenci olarak teşhis edildiğine inandıkları laik devlete sadakatsizliğe işaret olarak değerlendirilen davranışlarına dayandırılmıştır. Ayrıca askerlik hizmeti sırasında, gayri-Müslim din önderlerinin milli güvenliğe karşı tehdit olarak tanımlandıkları ve anlatıldıkları yönünde bir bildirimde bulunulmuştur.

Mazlum-Der’e göre ordu, İslami ibadetleri yerine getirmeyi ve başı örtülü kadınlarla evli olmayı içeren aktiviteler nedeniyle askerleri disiplin eksikliği ile suçlamıştır.  Silahlı Kuvvetler’e göre subaylar ve astsubaylar, rütbeli subaylarının tekrar tekrar yaptığı uyarılara rağmen ordunun İslami köktenci olarak gördüğü örgütlerle bağlantılarını devam ettirmeleri nedeniyle düzenli olarak görevden alınmışlardır. Kasım 2007’de Hükümet 38 ordudan atılma kararı bildirmiştir bunların 7’si dini aşırılıkla ilgilidir.

Mistik Sufi ve diğer tarikat ve cemaatler 1920’lerin ortalarından beri resmi olarak yasaktır; ancak  tarikat ve cemaatler etkin ve yaygın biçimde varlıklarını sürdürmektedirler.  Bazı önemli siyasi ve toplumsal liderler tarikatler, cemaatler ve diğer İslamcı örgütlerle ilişkilerine devam etmişlerdir.

31 Temmuz 2007’de Yehova Şahitleri, “Yehova Şahitlerini Destekleme Derneği” adıyla resmi olarak kaydolduklarını bildiren onay mektubu aldılar. Ancak vicdani ret tutumları nedeniyle zorluklarla karşılaşmaya devam ettiler. Yehova Şahitleri görevlilerine göre üyelerine yapılan tacizler arasında tutuklama, dava açma, sözel ve fiziksel taciz, uyutmama, soyarak arama yapma ve psikiyatrik değerlendirmeye tabi tutma bulunmaktadır. Raporun kapsadığı süre içinde AİHM bünyesinde askıda olan üç dava başvurusu bulunmaktaydı.  Ayrıca dört İbadet Salonu imar durumu nedeniyle ibadetlerini kısıtlayan mahkeme kararlarını temyize götürmeye devam etmiştir.

Çeşitli Protestan cemaatler benzer şekilde dernek olarak kaydolabilmişlerdir.

Dini azınlıklar ibadethane açmakta, işletmekte ve bakımını yapmakta zorluklarla karşılaştıklarını bildirmişlerdir. Yasalara göre dini ibadet yalnızca imar durumu ibadethane olarak gösterilen mekanlarda yapılabilir.  Yerel yönetim kanunları yalnızca hükümetin ibadet için yer gösterebileceğini ortaya koyar; eğer bir dinin ülkede yasal dayanağı yoksa yer gösterme için uygun olmayabilir.  Müslümanlık dışındaki dinsel ibadetler, özellikle VGM tarafından tanınan mülkleri olamayan grupların ibadetleri, genellikle diplomatik binalarda ya da kişiye ait evlerde yapılmıştır.  Polis sık sık Hıristiyanların şahsa ait apartman dairelerinde ibadet etmelerini yasaklamış, ve savcılar izinsiz toplantı yapmak suçuyla Hıristiyanlar aleyhinde davalar açmışlardır.

Aleviler inançlarını özgürce yaşamış ve cemevleri açmışlardır, yine de bunların ibadethane olarak yasal statüleri bulunmamaktadır ve genellikle “kültür merkezleri” olarak adlandırılmaktadır. Alevi örgütlerin temsilcileri cemevleri açma konusunda sık sık engellerle karşılaştıklarını belirtmeye devam etmişlerdir. Ülkede yaklaşık 100 cemevi olduğunu ve bu sayının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığını söylemektedirler.

İddialara göre, Aralık 2007’de Sivas’ın Alevi Çatalkaya bölgesinde bir cemevi camiye çevrilmiştir.  Çatalkaya’da yaşayan 120 Alevi protesto olarak Sivas Valisine bir dilekçe yazmışlardır. Rapor süresinin sonunda bina artık cami olarak kullanılmamaktaydı ve imam görevden alınmıştı.

İddialara göre, 2006’da İstanbul İli Sultanbeyli yetkilileri bir cemevinin inşaasını Pir Sultan Abdal Derneğinin gerekli inşaat izinlerini almadığı gerekçesiyle durdurmuşlardır.  Dernek görevlileri vali ve personelin temel atma törenine katıldığını ve projeye müdahale etmemeye söz verdiğini söylemiş ancak bildirilere göre valilik durdurma emrinden sonra inşaata devam eden dernek aleyhine dava açmıştır. Dava rapor süresinin sonunda devam etmekteydi.

Yetkililer Doğu Ortodoks Kilisesinin faaliyetlerini denetlemeye devam etmişlerdir ancak genel olarak dini faaliyetlerine müdahale etmemişlerdir; ancak kiliselerin yönetimine önemli kısıtlamalar getirilmiştir.  Hükümet Rum Ortodoks Patrikliğinin ekümenik statüsünü tanımamakta, yalnızca ülkenin Rum Ortodoks topluluğunun önderi olduğunu onaylamaktadır. Üst düzey devlet görevlileri kamuoyuna yönelik açıklamalarında sık sık Patrikhane’den “ekümenik” olarak söz edilmesinin 1923 Lozan Antlaşması’nı ihlal ettiğini söylemektedirler. Ancak devlet görevlileri kamuoyuna açık olmaya ortamlarda Lozan’da bu konuya değinilmediğini kabul etmektedirler.

Ülkenin en büyük Şii cemaati olan Azeri-İran asıllı Caferiler özellikle ülkenin doğusunda ve İstanbul’da yoğunlaşmışlardır ve din özgürlükleri konusunda bir sorun yaşamamaktadırlar.  Kendi camilerini yapmakta, idare etmekte ve imamlarını atamaktadırlar, ancak Alevilerde olduğu gibi ibadet mekanları yasal statüye sahip değildir ve Diyanet desteği almamaktadır.

İstanbul’daki Ekümenik Patrikhanesi, Marmara Denizinde bulunan Heybeli adasındaki Halki din okulunun yeniden açılmasını sağlamaya çalışmaya devam etmiştir. Din okulu 1971’de Patrikliğin devlet tarafından yönetilmek istemediği için devletleştirilme şartını kabul etmemeyi seçmesi nedeniyle kapatılmıştır. Hükümet, o dönemde ülke genelindeki ayaklanmayı kontrol altına alma çabasıyla tüm diğer özel yüksek öğretim kurumlarını devletleştirmiştir. Alınan bildirimlere göre, kamuya yönelik tüm olumlu açıklamalara rağmen AKP yetkilileri Rum Ortodoks Kilisesinin Halki Din Okulu’nun yeniden açılması ve Ekümenik Patrikliği’ni etkileyen diğer ilgili konular hakkındaki resmi yazışmaları yanıtsız bırakmıştır.

Devlet Sünni İslam din adamları için eğitim sağlamaktadır; ülke dışından olan din adamlarının bazı durumlarda önderlik konumuna getirilmelerine izin verilmiştir, ancak genel olarak patrikler ve hahambaşları dahil bütün dini önderler ülkenin vatandaşı olmalıdır.

1997’de yapılan bir yasayla sekiz yıllık eğitim zorunlu hale getirilmiştir. Sekiz yılın tamamlanmasının ardından öğrenciler hem standart lise ders programını hem de İslam ilahiyatını ve uygulamasını içeren imam hatip liselerinde öğretim görmeye devam edebilirler.  İmam hatip okulları mesleki okul sınıfındadırlar, ve mesleki okullardan mezun olanlar lisedeki uzmanlık alanlarının dışındaki üniversite programlarına başvurduklarında, üniversite sınavlarından aldıkları puanlar otomatik olarak düşürülmektedir.  Bu düşürme çoğu imam hatip mezununun ilahiyat dışında başka bir üniversite programına devam etmesini ciddi olarak engellemektedir. Birçok dindar yurttaş normal okullarda verilen din derslerini yetersiz olduğu konusunda eleştirmektedir.  Çocuklarını imam hatip okullarına yazdıran ailelerin çoğu, bunu çocuklarının imam olarak eğitilmeleri için değil daha yoğun bir din eğitimi almaları için yapmışlardır.

Okulun dışında din dersleri açma yetkisi yalnızca Diyanete aittir, ancak kaçak özel kurslar bulunmaktadır. 12 yaşını dolduran ve ilk okulun ilk beş yılını tamamlayan çocuklar hafta sonları ve yaz tatillerinde Diyanet’in Kuran kurslarına katılabilirler ancak resmi olmayan birçok Kuran kursu faaliyet göstermektedir. Mazlum-Der daha küçük çocukların bulunduğu yasa dışı kurslara emniyet güçlerinin baskınlar düzenlediğini bildirmiştir.

Ekim 2007’de AİHM kızının okuldaki din derslerinden muaf tutulmasını talep eden Alevi babayı haklı bulmuştur. Mahkeme Aleviliğin Sünni İslam anlayışından farklı olduğu ve din derslerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Konvansiyonu) nesnellik ve çoğulculuk kriterine uymadığı kararına varmıştır. Ocak 2008’de Hükümet ortaokulun son sınıfındaki din dersine Alevi inançları ve uygulamaları hakkında on sayfalık ek bilgi koymuştur. Rapor süresinin bitiminde AİHM bu değişikliklerin ülkedeki din dersi programını Sözleşme’nin ilkelerine uygun hale getirip getirmediği konusunda henüz bir karar açıklamamıştır.

Mart 2007’de Danıştay bir İstanbul mahkemesinin oğlunun din derslerinden muaf tutulmasını talep eden Alevi baba leyhine verdiği 2006 kararını onaylamıştır. Alt mahkemenin kararı İstanbul Valiliği tarafından temyize götürülmüştü.

Ekümenik Patrikliğin Türk vatandaşı olmayan üst düzey din adamlarının katılımının serbest bırakılmasını talep etmesine rağmen Hükümet yalnızca ülke vatandaşlarının Sinod üyesi olabilecekleri ve Patriklik seçimlerine katılabilecekleri görüşünü uzun süredir sürdürmektedir. Ancak 2004 yılında Hükümet Ekümenik Patrik Bartolomeo’nun Türk vatandaşı olmayan 6 metropoliti Sinod’a atamasına resmi bir karşılık vermemiştir. Bu, ülkenin 80 yıllık tarihinde ilk defa vatandaş olmayanların bu kurula atanması örneğidir.

Rum Ortodoks cemaati üyeleri yasal kısıtlamaların özellikle İstanbul’daki Ekümenik Patrikliği’nin varlığını tehdit ettiğini söylemektedirler, çünkü ülkede 4.000’den az Rum Ortodoks kaldığı göz önüne alındığında topluluk giderek daha da küçülmekte, kurumun devamını sağlamak için Türk vatandaşı olan din adamı adayları bulmak gittikçe daha zor olmaktadır.

Yabancı personel çalıştıran diğer kurumlar gibi ülkede faaliyet gösteren kiliseler de yabancı personel çalıştırmakta idari engellerle karşılaşmaktadırlar. Dini önderlerin eğitimine getirilen kısıtlamalar ve vize alırken yaşanan zorluklarla birleştiğinde bu idari engeller tanınan Hıristiyan cemaatin sayısında azalmaya yol açmıştır.

Özellikle din değiştirme ya da dini konuşma yapmayı yasaklayan bir yasa yoktur; bununla beraber birçok savcı ve polis dini propaganda ve faaliyetlere kuşkuyla yaklaşmaktadır.  Polis genellikle Hıristiyanların dini materyal dağıtmasına izin vermemiştir.  Kendi dinine davet etme toplumsal olarak kabul edilemez görülmüştür.  Dinlerini savunan Hıristiyanlar sık sık dövülmüş ve hakarete uğramıştır.  Savunanlar yabancı oldukları takdirde, sınır dışı edilebilmişlerdir, ancak genelde ülkeye yeniden girebilmişlerdir.  Polis memurları Hıristiyan misyonerlerle görüşen öğrencileri ailelerine ya da üniversite yetkililerine bildirebilmişlerdir.

Ceza Yasası’nın 219. Maddesi imamların, rahiplerin, hahamların ya da başka dini liderlerin dini görevleri sırasında devleti veya devlet kanunlarını “kınamalarını ya da kötülemelerini” yasaklamaktadır. Yasanın ihlali 1 aydan 1 yıla kadar hapisle, başkalarını da ihlale teşvik etme durumunda 3 aydan 2 yıla kadar hapisle cezalandırılabilmektedir.

Şubat 2008’de Hükümet üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldırma amaçlı anayasal düzenlemeler yapmıştır. Muhalefet partileri, yasa değişikliğinin laik devleti tehlikeye attığını savunarak yasa değişikliğini zaman geçirmeden Anayasa Mahkemesine götürmüştür. Yasa değişikliğinin üniversitelerin yasağı bağımsız bir şekilde uygulayıp uygulamama kararı verme yetkisi sağlayıp sağlamadığı konusunda birbiriyle çelişen yorumlar yapılmıştır.  Geçmişte türban takan öğrencilerin devlet üniversitelerinde derslere resmi kayıt yaptırmasına izin verilmemiştir, ancak bazı öğretim üyeleri öğrencilerin derslerde türban takmasına izin vermiştir. Anayasa Mahkemesi 5 Haziran’da yasa değişikliğini iptal ederek üniversitelere türban yasağını yeniden getirmiştir. Mesele AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerden dolayı kapatılması ve Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil 71 üyesinin 5 yıl boyunca herhangi bir siyasi partiye katılma yasağı getirilmesi hakkındaki başka bir davanın parçası olarak görülmüştür.

Bir çok laik, İslamcıların türban takmayı savunmasını politik araç olarak kullanmakla suçlamış ve türban yasağını kaldırma çalışmalarının türban takmamayı seçen kadınlar üzerinde baskıya yol açacağından korktuklarını ifade etmişlerdir. 2005’te AİHM devletin laikliğini korumak için Hükümet’in türbanı yasaklamaya hakkı olduğu kararına varmıştır.

Yetkililer uzun süreden beri varolan devlet memurlarının kamu binalarındaki türban takma yasağını uygulamaya devam etmişlerdir.  Kamu sektöründe hemşire ve öğretmen olarak çalışıp türban takan ve yasağa karşı gelenlere aktif olarak destek veren kadınlar disiplin cezası almış ya da işlerini kaybetmişlerdir.

İddiaya göre Ekim 2007’de polis Iğdır’da Hıristiyanlık hakkında bir CD’yle birlikte Türkçe Kutsal Kitap dağıttıkları için 14 Amerikalı turistin 3’ünü 1 geceliğine gözaltına almıştır.

1982 Anayasasının 24. maddesine göre kimse dini inançlarını açıklamaya zorlanamayacağı halde kişilerin mensup olduğu din nüfus cüzdanlarında belirtilmektedir. Bahailer gibi bazı dini gruplar nüfus cüzdanlarına bağlı oldukları dini yazdıramıyorlar çünkü dinleri, seçenekler arasında bulunmuyor.  Nisan 2006’daki düzenleme kişilere nüfus cüzdanındaki din hanesinin boş bırakılması ya da yazılı bir dilekçeyle değiştirilmesi hakkını tanımakla beraber Hükümet başvuranların din seçimini kısıtlamaya devam etmiştir. Düzenlemeye rağmen başvuru sahipleri din haneleri için Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Zerdüşt, Konfüçyüsçü, Taocu, Budist, Dinsiz, Diğer ya da Bilinmiyor seçeneklerinden birisini seçmek zorundadırlar.

Yerel görevlilerin, İslam’dan başka bir dine geçtiği için kimliklerini düzeltmek isteyen bazı kişileri taciz ettiği yönünde bildirimler alınmıştır.  Müslüman olmayan bazı kişiler, kimliklerde din hanesinin bulunmasının kendileri ayrımcılık ve tacize maruz bıraktığını belirtmişlerdir.

18 Nisan 2007’de üç Hıristiyan’ın öldürülmesinden sonra Türk kurban Uğur Yüksel Hıristiyan olarak defnedilmemiş bunun yerine İslami/Alevi defin töreni yapılmıştır.  Türk kurban Necati Aydın İzmir’de bir Protestan kilisenin bahçesine defnedilmiştir. Malatya Valisi başlangıçta Alman kurbanın Malatya’da defnedilmesine kuşkulu yaklaşmıştır. Alman kurbanın dul eşine ülkede hiçbir Hıristiyan’ın gömülmemesi gerektiğini söylemiştir. Alman ve Türk Hükümetleri yetkilileri arasındaki müzakerelerden sonra kurban Malatya’daki özel bir Ermeni mezarlığına gömülmüştür. Haziran 2008’de zanlılar Malatya Üçüncü Ceza Mahkemesinde bulunmuştur. Zanlılardan hiçbiri saldırıların sorumluluğunu istlenmemiş ve diğerlerini suçlamaya devam etmiştir. Polis zanlılarla ilişkileri olduğu suçlamalarını reddetmiştir. Duruşma 4 Temmuz 2008 tarihine ertelenmiştir.

“Tarihi” olarak sınıflandırılan bina ve anıtların restorasyonu ve inşaası yalnızca kültürel ve milli servetin korunmasından sorumlu yerel kurulların yetkisiyle yapılabilir. Geçmişte tarihi eserleri koruma konusundaki bürokratik işlem ve önlemler özellikle Süryani Ortodoks ve Ermeni Ortodoks’lara ait dini yapıların onarımını engellemiştir.

27 Kasım 2007’de AİHM, Ekümenik Patrikliği’nin VGM’nin Adalar’da Patrikhane’ye ait olan Büyükada Yetimhanesini kamulaştırması hakkındaki AİHM’ye 2005’de yaptığı temyiz başvurusuyla ilgili ifadesini almıştır. AİHM rapor süresinin bitimi itibariyle hanüz bir karar açıklamamıştır.

Dini azınlık grupları özellikle Rum ve Ermeni Ortodoks toplumları geçmişte çok sayıda gayri menkulu devlete vermek zorunda kalmışlardır ve devletin kamulaştırma çabalarına karşı mücadele etmeye devam etmektedirler. Birçok durumda Hükümet vakıfların kuruluş amaçları doğrultusunda faaliyet göstermediği ya da destekledikleri gayri müslim toplumların vakfın devamını sağlayacak yeterli nüfus sayısına sahip olmadığı gerekçeleriyle azınlık vakıflarının idaresini almış ve ilgili gayri menkulleri kamulaştırmıştır. Bu kamulaştırmalar genellikle Danıştay’da temyize götürülmekte, başarılı olunamadığı durumlarda AİHM’ye başvurulmaktadır. Temmuz 2007’de ülke kamulaştırılmış olan ve üçüncü kişilere satılan gayri menkullerin tazminatı olarak Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı’na 1.390.000 dolar (890.000 euro) ödeyerek , Ocak 2007’deki Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı lehine verilen AİHM kararı hakkındaki sorumluluğunu yerine getirmiştir. Birçok dini azınlık vakıflar hakkındaki yasalar nedeniyle ibadet mekanlarının idaresinde sorunlarla karşılaşmıştır.

AİHM’de, Ermeni Ortodoks cemaatinin iki vakıf mülkünün 1999’da kamulaştırılması hakkındaki temyiz süreciyle ilgili işlemlere devam edilmiştir.

Din Özgürlüğünün Suistimal Edilmesi

Ülkede dini hükümlü ve tutuklu olduğuna dair bir bildirim bulunmamaktadır.

Kasım 2007’de Çevre ve Orman Bakanlığı görevlileri Heybeli Ada Rum Ortodoks kilisesine ait bir binaya restorasyon sırasında zarar vermişlerdir. Görevliler restorasyonun yasadışı olduğunu iddia etmişlerdir, ancak yerel yönetim bakanlık görevlilerinin faaliyetlerini durdurmuştur. Ada yetkilileri tarafından yürütülen bir soruşturma sonunda bakanlık görevlilerinin bağımsız olarak ve amaçsızca hareket ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Büyükada Asliye Makemesi, rapor süresinin bitimi itibariyle Rum Ortodoks kilisesinin şikayetini gözden geçirmekteydi. Yetkililer restorasyonun devam etmesine izin vermemişlerdir.

Bardakçı köyünün Süryani sakinlerinin çoğu 1980’lerin ortalarında Mardin ilini terketmiştir. Geri döndüklerinde köydeki iki Süryani kilisesinden birinin Süryani cemaatine danışılmadan camiye dönüştürüldüğünü görmüşlerdir. Geri dönen Süryaniler’den bazıları devlet görevlilerinin Süryaniler yurt dışındayken gayri menkulleri yeniden sınıflandırdığını, bu yüzden topraklarının bazılarını kaybettiklerini belirtmişlerdir.

2006’da Hıristiyanlığa geçen iki (Müslümanın) “Türklüğe hakaret,” İslam’a karşı kışkırtmak ve bir Kutsal Kitap yazışma kursu için özel vatandaşlar hakkında gizlice veri toplamakla suçlandığı davanın sonraki duruşması 4 Kasım 2008’e ertelenmiştir. Polis şahıslardan birinin evini ve her ikisinin bürolarını aramış, kitapların ve evrakların yanında iki bilgisayara da el koymuştur.

Zorla Din Değiştirme

Amerika Birleşik Devletleri’nden kaçırılan ya da yasadışı yollarla götürülen çocuk yaştaki ABD vatandaşları dahil olmak üzere , zorla din değiştirme ya da bu kişilerin ABD’ye dönmesine izin vermeme konusunda bir bildirim alınmamıştır.

Din Özgürlüğü Konusundaki İlerlemeler ve Olumlu Gelişmeler

31 Temmuz 2007’de İstanbul Valiliği Dernekler Kurulu Yehova Şahitleri’ni Destekleme Derneği’nin tüzüğünü kaydetmiş ve yasal tanıma sağlamıştır. Yeni yasal statüye rağmen yerel yönetim görevlileri, bu statüyü sınırlı kullanıma izin verecek biçimde yorumlamış ve üyelerin belli bir yerde ibadet etme izinlerini reddetmek için muğlak yasaları ya da imar durumu düzenlemelerini kullanmıştır.

Kısım III. Toplumsal Taciz ve Ayrımcılık

Dini ilişki, inanç ya da ibadetlere bağlı toplumsal taciz ve ayrımcılık konusunda bildirimlerde bulunulmuştur.  Raporun kapsadığı süre boyunca Müslüman olmayanlara karşı şiddet içeren saldırılar ve sürekli alınan tehditler baskı ortamı yaratmış ve bazı gayri Müslim toplulukların özgürlüğünü kısıtlamıştır. Dini çoğulculuk yaygın biçimde İslam’a ve “milli beraberliğe” bir tehdit olarak görülmüştür.  Müslümanlara, Hıristiyanlara, Yahudilere, Bahailere ve diğer dini cemaatlerin üyelerine toplum tarafından kuşkuyla ve güvensizlikle bakılmıştır.

Haziran 2008’de Malatya katliamı sanığı Günaydın, saldırıların lideri olduğu konusunda diğer sanıklar tarafından yapılan suçlamaları reddetmeye devam etmiştir. Günaydın’la beraber tutuklanan dört sanık, Günaydın’ın polis ve mafya bağlantıları nedeniyle korktukları için saldırıdan vazgeçemedikleri yönünde ifade vermişlerdir. İddiaya göre plana uymadıkları takdirde kendileri ve ailelerine karşı şiddet kullanmakla tehdit etmiştir. Nisan 2007’de aralarında bir Alman vatandaşının da bulunduğu Malatya’daki bir Protestan kilisesinin üyelerine işkence yapmak ve öldürmekle suçlanan beş zanlının davası rapor süresinin sonunda devam etmekteydi. Bildirilere göre, Hıristiyanlık kitapları yayınlayan bir şirketin bürosunda kurbanlara işkence yapılmış ve öldürülmüşlerdi. Zanlıların üzerinde “Dinimiz adına bunu yaptık. Bu din düşmanlarına ibret olsun,” yazılı notlar bulundu. Suçlu bulundukları takdirde zanlılar şartlı tahliyesiz ömür boyu hapis cezasına çarptırılacaklardır. Dört şüpheli binayı terk etmeye çalışırken yakalandı bir diğeri ise pencereden atladıktan sonra hastaneye kaldırıldı. Bazı bildirimlere göre yayınevi ve kurbanlar katliamdan önce 1 yıl boyunca ölüm tehditleri aldı ancak yerel polis koruma vermedi. Alınan bildirimlere göre zanlılar Hıristiyan inancına ilgi gösterme maskesiyle kurbanların güvenini kazanmak için aylarca çalışmışlardır. Ayrıca yerel siyasetçilerin, özel askeri kuvvetlerin ve ülkenin milliyetçi partisinin yerel üyelerinin olaya karıştığıyla ilgili iddialar vardır, ancak yetkililer bunları reddetmektedirler.

6 Mayıs 2008’de biri silahlı ve eldivenli üç kişi Ankara’da Kurtuluş Kilisesi’ni ve pastörü İhsan Özbek’i tehdit etmiştir.  Şüpheliler polis gelmeden önce kaçmışlardır.  Bir kilise üyesine göre saldırganlardan biri pastörden kurtulacaklarını söylemiştir. Protestanlara karşı yapılan diğer tehditler ve şiddet girişimleri belgelenmeye devam etmiştir.

30 Aralık 2007’de eskiden Müslüman olan Hıristiyan Pastör Ramazan Arkan'a karşı girişilen bir cinayet girişimi polis tarafından engellenmiştir.

Aralık 2007’de 19 yaşındaki bir saldırgan 65 yaşındaki İtalyan rahip Adiano Francini’yi İzmir’deki St. Antoine Kilisesi’nde bıçaklamıştır. Polis olaydan hemen sonra Ramazan Bay’ı, iddialara göre suçunu imama itiraf etmeye gittiğinde bir caminin dışında yakalamıştır.

 Francini saldırıyı atlatmış ve kendi başına hareket eden akıl sağlığı yerinde olmayan bir genç olarak tanımladığı Bay aleyhine suçlamada bulunmayacağını açıklamıştır.

Kasım 2007’de Süryani rahip Edip Daniel Savcı Midyat’ta kaçırılmış ve 438.000 $ (300.000 €) fidye istenerek 3 gün alıkoyulmuştur. Alınan bildirilere göre kaçıranlardan birisi suçluluk duymuş ve zarar vermeden salıvermiştir, daha sonra yedi zanlı eylemin sorumlusu olarak tutuklanmıştır. Savcı yedi sanık için 15 ile 30 yıl arasında hapis cezası talep etmiştir. Rapor süresinin bitimi itibariyle dava ertelenmiş durumdadır ve yeni duruşma tarihi verilmemiştir.

Kasım 2007’de güvenlik görevlileri Antalya’daki Aziz Pavlus Kilisesi’nin pastörüne karşı planlanan bir saldırıyı önlemiştir. Görevliler bir şüpheliyi bir takım suçlarla ilişkisi nedeniyle soruşturmaktayken bir telefon konuşması sırasında pastörü öldürme niyetinden söz ettiğini tespit etmişlerdi. Pastöre yapılan saldırı planı hakkında suçlama yöneltidiği konusunda bir bildirim alınmasa da, rapor süresinin bitiminde karıştığı iddia edilen beş başka kundakçılık suçundan dolayı halen tutuklu bulunmaktaydı.

Ekim 2007’de Yargıtay 1. Ceza Dairesi Trabzon’da öldürülen Katolik Rahip Santoro’nun cinayet sanığının 18 yıl 10 aylık hapis cezasını onaylamıştır.

2007 boyunca Ankara’daki Hıristiyan Radyo istasyonu Radyo Shema’ya karşı 15'den fazla saldırı girişimi ve ölüm tehditleri yapılmıştır.

14 ve 15 Nisan 2008’de kimliği belirlenemeyen gençler Kocaeli’nin Derince bölgesindeki Protestan cemaate ait binayı camların çoğunu kırarak iki gece üst üste taşlamışlardır. Olaydan sonra binada güvenlik amaçlı polis görevlendirilmiş ancak rapor süresinin bitimi itibariyle olayla ilgili hiçbir tutuklama ya da soruşturma bildirimi alınmamıştırç

25 Ocak 2008’de İstanbul Protestan Kiliseler Birliği’nin İzmir şubesini beş gencin taşladığına ve maddi hasara yol açtıklarına dair bildirimler alınmıştır.

Kasım 2007’de iki alkollü zanlı İstanbul’un Kadıköy İlçesindeki Rum Ortodoks Kutsal Teslis Kilisesi’nin camlarını kırdıkları için tutuklanmıştır.

Eylül 2007’de Diyarbakır’da bir savcı “akli dengesi bozuk” bir şahsın Diyarbakır Protestan kilisesini yakması için teşvik etmekle suçlanarak Haziran ayında bir hafta gözaltında kalan Oktay Biçici aleyhine 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle bir kamu davası açmıştır.  Dava rapor süresinin sonunda askıdaydı .

3 Eylül 2007’de İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’na ait İzmit’teki binaya karşı bir kundaklama saldırında bulunulmuştur.

9 Mart 2008’de Gaziantep’teki Protestan kilisesinin üyelerine ölüm tehditleri içeren telefonlar açıldığı yönünde bildirimler alınmıştır.

Şubat 2008’de 17 yaşındaki bir genç Samsun’daki Agape Kilisesi’nin önderini tehdit ettiği için tutuklanmış ve suçlanmıştır. Sanık Ocak 2007’de benzer tehditler yüzünden daha önce tutuklanmıştır ve serbest bırakılmasının ardından iddialara göre kiliseyi tehdit etmeye devam etmiştir.

Şubat 2008’de Malatya kurbanlarının ailelerini temsil eden avukatlardan biri Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na aldığı tehditler, e-mail ve telefon görüşmelerinin dinlenerek güvenilirliğinin sarsılması amacıyla bilgilerin manupile edilmesi için kullanıldığına dair kuşkuları konusunda şikayet dilekçesi sunmuştur.

Yahudiler ve Hıristiyanlar’ın çoğu mezhebi dinlerini özgürce yaşamış ve günlük yaşamda olan çok az ayrımcılık bildirmişlerdir. ancak İslam’dan başka dine geçen vatandaşlar sıklıkla bir çeşit sosyal taciz ya da aile ve komşulardan baskı görmektedirler. İnsanları gayri müslim dini gruplara davet etme toplumsal olarak kabul edilemez ve zaman zaman tehlikeli olmuştur. Çeşitli gazeteler ve televizyon programlarında Hıristiyanlık karşıtı mesajlar yayınlanmıştır ve en az bir yerel yönetim misyonerlik karşıtı yayınlar dağıtmıştır. Devlet görevlileri arasında ve ulusal medyada misyonerlik ve Hıristiyanlık karşıtı söylemin devam ettiği gözlenmiştir. Nisan 2008’de Samsun İli Müftüsü Osman Şahin iddiaya göre ebeveynleri ve toplumu çocukların misyonerlerden etkilenmesini önlemek için mümkün olan herşeyi yapmaları yönünde teşvik etmiştir.

Ayrıca ulusalcı görüşler zaman zaman Hıristiyanlık karşıtı ya da Yahudi karşıtı imalar taşımıştır. Yahudi cemaati üyeleri 2006 yazından beri gazete ve internet sitelerinde önemli derecede artış gösteren bir Yahudi karşıtı usluba rastlanıldığını bildirmişlerdir.  İsrail’in Filistin saldırıları, Irak’ta ABD’nin yaptığı yanlışlıklar ve Yahudi karşıtı klişeler konusunda yapılan haberlerde bir artış gözlenmiştir. Ülkedeki Yahudi önderler Yahudi karşıtlığının doğrudan Ortadoğu’daki olaylarla ilgili olduğunu, Yahudi cemaati üyeleri de bu olaylar için kendilerinin sorumlu tutulduğunu bildirmişlerdir.

28 Mayıs 2007’de ülkeyi gezen iki Gürcü rahip misyoner olduklarına inanıldığı için Artin’de dövülmüştür. Dayak olayından sonra üç şahıs gözaltına alınmıştır ancak rahipler şikayetçi olmadığı için dava düşmüştür.

Kiliselerdeki ibadetlerin kişiler tarafından kesildiğine dair bildirimlerde bulunulmuştur.

Hıristiyan ABD vatandaşlarına karşı yapılan ölüm tehditleri halen bir kaygı konusudur. Örneğin ülkede yaşayan ABD vatandaşları ülkelerine dönmedikleri takdirde dinlerinden ötürü öldürüleceklerine dair mektuplar ve sesli mesajlarla tehdit edilmişlerdir.

Süryani topluluğu üyeleri bölgedeki köylülerin, özellikle köy korucularının genellikle ülkeden kaçan Süryani evlerine yerleştiğini ve Süryaniler dönmeye kalktığında ayrılmayı reddettiklerini söylemişlerdir. Köy korucuları çoğunlukla güneydoğuda olmak üzere 57.000 kişilik bir sivil savunma gücüdür. En disiplinsiz güvenlik kuvveti olarak tanınmaktadırlar. Süryani cemaatine göre 2000’den beri Mardin İli Bardakçı köyünde 50’den fazla boş Süryani evi yıkılmıştır. Köylerin Süryani sakinlerinin çoğunluğu 1980’lerin ortalarında bölgeyi terketmiştir.

28 Ağustos 2007’de Orta Doğu Medya Araştırma Enstitüsü 1 Temmuz 2007’de eski Başbakan Necmettin Erbakan’la yapılan bir röportajdan alıntılar yayınlamıştır. Bu röportajlar ve daha samimi olan başka konuşmalar Sionist/Yahudiler’in (bilinçli olarak birbiri yerine kullanılarak) “bakteri” ve “hastalık” olduklarına ve çağdaş İslam dünyasına hakim olmak istedikleri yönündeki komplo teorilerine dair göndermelerle doludur. Erbakan modern Yahudi/Siyonistlerin sonunda kendilerine bağlı bir dünya kurmak istediklerini söylemiştir.

2004’te Hıristiyanlar aleyhine şiddeti kışkırttığı televizyon yayınlarından suçlu bulunan Kerim Akbaş’ın temyizi rapor süresinin bitimi itibariyle halen devam etmekteydi.

Laik toplumun üyeleri ve diğer gruplar İslamcılığın etkisinden korkmakta ve İslam’ın politikaya karışmasına karşı çıkmaktadırlar.

Kısım IV. ABD Hükümeti Politikası

ABD Hükümeti insan haklarını korumaya yönelik genel politikası gereği Hükümetle din özgürlüğü meseleleri hakkında görüşmeler yapmaktadır. ABD Büyükelçisi ve aralarında İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu ve Adana Konsolosluğu personelinin de bulunduğu diğer elçilik görevlileri Müslüman çoğunluk ve diğer dini gruplarla yakın ilişkilerini sürdürmüştür.  ABD Büyükelçiliği Heybeli Ada’daki Halki din okulunun yeniden açılması konusunda Hükümeti ikna etmeye çabalarına devam etmiştir.

Eylül 2007’de ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İlişkiler Müsteşarıyla, İstanbul ve Ankara’da Ekümenik Patrikliği ve hükümet görevlileriyle din özgürlüğü konusunu görüşmüştür.

Büyükelçi bakanlar kurulu üyeleriyle yaptığı özel görüşmelerde düzenli olarak din özgürlüğü konusunu konuşmuştur. Bu konuşmalar sırasında hem İslam hem de diğer dinlere ilişkin hükümet politikalarına değinilmiş aynı zamanda spesifik din ayrımcılığı olayları dile getirilmiştir. Büyükelçi, Nisan 2008’de Büyükelçi’nin daveti üzerine ABD’yi ziyaret eden Diyanet Başkanı Ali Bardakoğlu’yla biraraya gelmiştir.

Diğer elçilik ve konsolosluk görevlileri hükümet yetkilileriyle benzer görüşmelerde bulunmuşlardır. Elçilik ve Konsoloslukta görevli diplomatlar çeşitli dini grupların temsilcileriyle düzenli olarak bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmelerde gayri müslimlerin karşılaştığı sorunlar ve ülkede İslam’ın rolü dahil olmak üzere çok çeşitli konular ele alınmıştır.

Elçilik görevlileri çeşitli defalar Hükümet'i kendi isteklerine bir cevap alamayan bir Protestan önder ve Malatya kurbanlarını temsil eden avukatlardan biri için güvenliğin artırılması yönünde teşvik etmiştir.

Rapor süresinde Müslüman bir ilahiyat profesörü ABD’deki “Din ve Toplum” Misafir Programına katılmıştır.

 
NOT

2008 Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu 'nun Türkiye bölümü Türkçe'ye çevirilmiştir. Raporun İngilizce metninin tamamı ve daha önceki yıllara ait raporlar için lütfen aşağıdaki bağlantıyı ziyater ediniz:

http://www.state.gov/g/drl/irf/