RESMİ KONUŞMA METİNLERİ
ABD Savunma Bakanı Yardımcısı ve Eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın
Washington Enstitüsü’nde Gerçekleştirilen Sekizinci Turgut Özal Konferansı’ndaki Açıklamaları
Washington DC, 19 Haziran 2006
Sayın Arkadaşlar Merhaba. [Sayın arkadaşlar merhaba.] Bugün burada bu yılki Turgut Özal konferansına katılmak benim için bir onurdur. Beni davet eden Washington Ensitüsü Başkanı Rob Satloff’a, Enstitü’nün Türkiye Araştırma Programı Direktörü Soner Çağaptay’a ve özellikle eski Türkiye Büyükelçisi saygıdeğer Mark Parris’e teşekkür ediyorum. Enstitü’nün ABD-Türkiye ilişkilerini destekleme yolunda yapmış olduğu harika iş göz ardı edilemez ve bunun bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Aslında Enstitü’nün Türkiye üzerindeki çalışmalarının eskiye göre daha önemli olduğu konusunda görüşlerimi belirtmek istiyorum. Ayrıca kendisini güçlü ilişkilerimizi devam ettirmeye adamış olan halefim Sayın Büyükelçi Ross Wilson’ın önemli çabalarından da bahsetmek istiyorum.
Ankara’da bizzat edindiğim deneyimlere göre ABD Türkiye’ye bir müttefik ve dost olarak çok değer veriyor. Bizimkisi geçmişi çok eskiye dayanan bir arkadaşlıktır. Türkiye yarım asırdır NATO’nun güney ayağı olarak hizmet verdi. Kore’den Kosova ve Kabil’e ABD ile Türkiye barış ve refah için hep birlikte ayakta kaldılar. Günümüzün zorluklarına karşı birlikte hareket etmek en az geçmişteki işbirliğimiz kadar, hatta daha da önemlidir. Türkiye özgürlük ve demokrasiyi destekleme yolunda güçlü bir müttefiktir ve bugün teröre karşı açmış olduğu küresel savaşta ABD ile birlikte yer almaktadır. ABD, Türkiye’nin ortak değerlerimizin savunulması konusundaki yardımlarına ve arkadaşlığına gerçekten büyük değer veriyor.
ABD – Türkiye ilişkilerinin çalkantılı dönemlerden geçtiği bir sır değil. 11 Eylül'deki terörist saldırılarının New York ve Washington üzerinde yapmış olduğu darbeler ile ABD’nin (Sürekli Özgürlük ve Irak’ın Özgürlük Harekatları) verdiği karşılık hala çözüme kavuşturulmaya çalışılan karışıklıklara neden olmuştur. Bu bağlamda geriye dönüp ilişkimizin temellerini gözden geçirmek faydalı olacaktır. Özellikle, ABD’nin Türkiye’yi güçlü bir ortak ve müttefik olarak görme nedeni olan Türkiye’nin kendine özgü karakteristikleri, ortak değerler ve Türkiye–ABD ortak jeopolitik çıkarları gözden geçirilmelidir. Geçtiğimiz elli yıl boyunca ABD’nin Türkiye’yi desteklemesinde tüm bunları temel aldığı unutulmamalıdır. Bütün bu gerekçeler Washington’un Türkiye’nin Avrupa hedeflerini sürekli ve kararlı bir şekilde desteklemek için vermiş olduğu hizmette temel teşkil etmektedir.
Turgut Özal adına yapılan bu konferans vesilesiyle bu büyük insanı yakından incelemek, onun ne kadar korkusuz bir önder olduğu ve genişleme politikasıyla Türkiye’yi değerli bir ortak olarak görmemize yardım etmesi hakkında konuşmanın uygun olacağını düşünüyorum. Kendinden önce gelenlerin attığı temel sayesinde, Özal:
• Türkiye’yle gurur duyan ve Türkiye’nin geleceğinden emin olan ileri görüşlü bir kişi;
• Dini inançlarını yönettiği laik düzenden rahatça ayırabilen dindar bir Müslüman;
• Çok partili düzeni yenilemiş ve hükümetin sorumluluğunun önemini anlamış bir demokrat;
• Türkiye’yi dünyaya açmaktan korkmayan bir realist;
• Orta Asya’nın Sovyet Rusya’nın egemenliğinden kurtulmasının önemini kolayca anlamış yaratıcı bir düşünür;
• Sahip olduğu mirasa değer veren ve bunları modern zamana uygulayabilmiş bilge bir lider;
• Ve gerçek bir ABD dostudur.
Özal’ın güçlü önderliği eski liderlerin zorlu çalışmalarının bir ürünüdür. Türkiye’nin modern ve demokratik bir ülke olmasının temelinde Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü liderliğinin olduğu aşikardır. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kavramına olan inancıyla geleceği görebilen bir liderdi. Türkiye’yi yapmış olduğu birçok reformla donatmış ve Batıya açılan modernleşme yoluna yönlendirmiştir. Türkiye’yi laik bir ülke yapması elde etmiş olduğu kalıcı başarılardan sadece bir tanesidir.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruma görevini üstlenmiştir. Ülkenin, halkı onunla gurur duymadan başarılı olamayacağının farkına varmıştır. Gerek kadınlara siyasal haklar vererek, gerekse ülkenin altyapısına, okuma yazmaya ve eğitime yatırımlar yaparak kendisini Türk halkına adamış olduğunu göstermiştir. Atatürk Harf İnkılabını yaptığı zaman halk eğitim kampanyasını bizzat kendisi yönetmiştir. Türk dil reformunun bir parçası olan Latin alfabesini öğretmek için Cumartesi günleri kendileri Ankara Parkı’na gitmiştir.
Liderlerin modern dünyada hem savunma rolü hem de entelektüel bir rol üstlenmeleri gerektiğini anlamıştır. Bugünün deyimiyle stratejik bağlantıların önemini anlamıştır.
Atatürk’ün koyduğu temel yönetim ilkeleri bugün de Türkiye’ye yol göstermeye devam etmektedir. Atatürk Türkiye’nin geleceğinin Batı’da olduğunu açıkça görmüştür. Büyük yaratıcılık, güç ve azim gerektiren sosyal, siyasi ve dil reformları çıkmış olduğu Batı yolculuğunda Türkiye’ye rehberlik etmiştir. Atatürk diktatörlüğü kınamıştır. O, ulusuna kökleri gerçekte demokrasiye dayanan bir altyapıyı miras bırakmıştır. Lord Kinross Atatürk için yazdığı övgü dolu biyografide bu büyük insanın “liberal olmayan yöntemler kullanarak, hızlı ve liberal sonuçlar” elde etmeyi başardığından söz etmiştir. Bir anlamda, Atatürk’ün halefleri geçtiğimiz 70 yılı yöntem ve sonuç arayışları içinde denge kurmaya çalışmakla geçirdiler. Bu nedenle geçtiğimiz yıllarda hem Ecevit hem de Ak Parti hükümetlerinin yaptıkları şaşırtıcı ve bir o kadar da önemliydi.
İzledikleri kapsamlı ekonomik ve politik reform programı başlı başına önem taşımakla kalmıyor, bu Türkiye’yi daha önce hiç olmadığı kadar Avrupa’ya yakınlaştırmaktadır. Tabi ki bu çalışmalar derinleştirilmeye ve genişletilmeye devam edilmelidir.
Atatürk’ün ölümünden sonra başkanlığa gelen Mustafa İsmet İnönü Atatürk’ün yapmış olduğu reformların Türkiye’de başarıyla gerçekleştirilmesini sağlamış, laik ve demokratik düzeni pekiştirmiştir. Kilit başarılarından biri demokratik seçimlerin yapılmasını sağlayıp Türk siyasetini çok partili düzenle tanıştırmış olmasıdır. İnönü sadık ve yapıcı bir muhalefetin devletin demokratik işleyişi için önemli olduğunun farkına varmıştır. Bu, hükümetin halkına duyduğu sorumluluğu garanti eden önemli bir mekanizmadır.
İkinci Dünya Savaşı’nın başında İnönü tarafsız kalmanın Türkiye’nin bağımsızlığını korumak için iyi bir yol olduğunu düşünüyordu. Ancak savaşın sonuna gelindiğinde ortak değerlerinin müdafaasında Müttefiklere katılmanın Türk milleti için daha önemli olduğunun farkına vardı. 1946’daki Türk Boğazları krizi değişen dünya düzenini temsil etmektedir. Amerikan Missouri zırhlısının Türk Büyükelçisi Ertegün’ün cenazesini İstanbul’a getirmesi Amerika’nın, Türkiye’nin güçlü komşusuna karşı bir gözdağı olarak Türkiye’nin yanında kalmaktaki kararlığının güçlü sinyallerini vermiştir. Bir bakıma bu olay başka değerlerin de temsilcisi oldu. İki ülke halkı arasındaki kültürel ve kişisel bağların sembolü haline geldi. Büyükelçi Ertegün’ün oğlu Ahmet başarılı bir iş adamı olmak için gittiği Amerika’da kalmıştır. Oscar ödüllü Ray filminde Amerikan popüler kültüründe edindiği önemli rol başarılı bir şekilde ortaya konulmuştur.
İnönü, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın değiştiğini kabul etti. Ortak güvenliğin ve güçlü küresel müttefiklerin ne kadar değerli olduğunu gördü. Onun liderliğindeki Türkiye Birleşmiş Milletlerin ilk üyelerinden biri oldu, IMF’ye katıldı ve hemen NATO’ya katılmak istediğini açıkladı. Truman Doktrini Türkiye’nin tarafsız bir ülke olmaktan vazgeçip sadık bir müttefik ve “Batı” olarak tanıdığımız kilit üyelerden biri haline geldiğini gösterdi. İnönü’nün kilit rolü ve Türkiye’nin nihayetinde NATO’ya girmesi önemli bir ders verdi: büyük liderler ve halklar kriz durumlarında tarafsız kalmazlar.
Krizler seçenekleri, bu seçeneklerse liderlerin vatandaşlarını eğitmek ve uluslarını gerçek alternatiflerle yüzleştirme konusunda anlayışlarını şekillendirmelerini (hem hükümet hem de muhalefet) gerektirir.
İnönü siyasi sistemde, yeni yeni baş gösteren kapitalizm ve demokratik dünya düzenlerini yansıtan reformlar yapmaya devam etmiştir. 1950 yılının Mayıs ayında Türkiye’de ilk serbest seçimler yapılmıştır. İnönü seçimleri kaybedince ordu olaya müdahale etmeyi ve başkanlığını güvence altına almayı önermiş, ancak İnönü bunu kabul etmemiştir. Aksine, kendi öğrettiği demokratik ilkelere tabi olmayı ve muhalefet liderliği yapmayı tercih etmiştir. Ayrıca böyle davranarak büyük bir cesaret örneği olmuş ve Türk vatandaşlarının kararlarına ne kadar güvendiğini göstermiştir. Ünlü tarihçi Bernard Lewis’in belirttiğine göre “[Türkiye] daha zorlu bir sınav vermiştir: Bu da liderlerin ikinci kez demokratik prosedürlere göre değişmesi ve halkın isteğine boyun eğip geldiği yoldan gitmeyi bilmesidir”. Türkiye’nin demokratik başarısı İnönü’nün demokrasiye ve özgür seçim ilkelerine olan bağlılığına atfedilebilir.
Batı bu güçlü demokratik değişimi Türkiye’nin olgunlaşmasının bir işareti ve Atatürk’ün atmış olduğu sağlam temellerin yansıması olarak izlemiştir. Geçen yıllar boyunca Türk siyasetinde meydana gelen değişiklere rağmen bu önemli ve kalıcı bir başarıdır.
Sonraki yıllar Türkiye için biraz sıkıntılı geçmiştir. Türk halkı Atatürk’ün kurduğu ilkelerden sapmamasına rağmen bu reformları başarıyla devam ettirecek bir liderin yokluğunu hissediyordu. 1980’de ordu Türk siyasetine müdahale ettiğinde Turgut Özal yapmış olduğu önemli kabul edilen ekonomik reformları sayesinde iktidarda kalan tek kabine üyesiydi.
Ancak Özal daha büyük bir etki yapmak ve liderliğini askeri bağlarının ötesine götürmek zorunda olduğunu düşündü. 1982’de Anavatan Patisi’ni kurdu ve Cumhurbaşkanı seçildi. İşte o zaman Özal küçük bir grubun temsilcisi olmaktan çıkıp bütün Türk halkının başarılı bir lideri haline geldi. Başlangıçtaki seçim bölgesinin dışına çıkıp gerçek bir ulusal figür oldu.
Anavatan Partisi’nin temel hedeflerinden biri ekonomi alanında yeniden yapılandırma yoluna devam etmekti. Özal’ın liderliğindeki parti Türk ekonomisinde baskın olan içe dönük tutumdan vazgeçti. Onun reformları sayesinde Türk ekonomisi rekabetçi dünya pazarlarına açıldı. Ayrıca Türkiye’nin altyapısını geliştirdi ve yaşam standartlarını yükseltti. Onun cesareti sayesinde Türk halkı gittikçe büyüyen ülkesini güvence altına almada yetki sahibi oldu. Türk ekonomisini dünyaya açmak büyük bir başarıydı ancak birçok zorluğun da tohumlarını attı. Büyük açılımlar yolsuzluk gibi büyük olumsuzlukları da beraberinde getirdi. Ne yazık ki hayalinin tam olarak gerçekleştiğini görecek kadar uzun yaşamadı. Ancak Türkiye’nin ulusal değişim sürecinin uluslararası bağlamda olması gereğini anlamış olduğunu söylemenin doğru olacağını düşünüyorum. Uzun vadeli ekonomik istikrarın sadece Batı’yla işbirliği içine girilerek sağlanacağına inandı. Türkiye’nin yönünün bu olduğundan emindi ve yeniden Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi olma yolunu izlemeye başladı.
Onun bakış açısına göre, Türkiye coğrafi konumu sebebiyle Avrupa’da önemli bir ortak olarak görülüyordu. Avrupa’nın Hristiyan bir toplum olması cesaretini kırmıyordu. Özal Avrupa ve Türkiye’yi birbirine bağlayan bağların din değil laiklik üzerine temellendiğine inanıyordu. Ona göre inanç ne olursa olsun kişisel bir meseleydi ve demokratik yönetimi etkilememesi gerekiyordu. Türkiye’yi üye olarak kabul etmek Avrupa Topluluğunu küreselleştirecek, hoşgörü ve barış gibi değerlerini güçlendirecektir.
Özal belki de kendi geçmişi nedeniyle kültürel hoşgörünün gücünden emindi. Özal kısmen Kürt kökenliydi. Bunu halka açıklarken büyük bir cesaret göstermekle kalmamış Türk halkına ve ileri görüşlülüğüne sınırsız bir güven sergilemiştir.
Özal ayrıca Kürt meselesine askeri olmayan çözümleri deneyecek pragmatizme sahipti. Kürt halkının kültürel açıdan özgür olması gerektiğini savunmuştur. Türkçe dışındaki dilleri yasaklayan kanunları kaldırarak liderliğini karakterize eden açıklık politikasını izlemeye devam etmiştir. Özal kimi zaman tartışmalı sorunları çözmede yaratıcı çözümlere ihtiyaç duyulduğunu düşünmüştür.
Özal Atatürk’ün modernleşme yolunda yaptığı reform ilkelerini temel alarak bunları kendi çağının koşullarına uygulamıştır. Dış politikaya daha açık bir tutumla yaklaşırken Türkiye’nin kültürel geçmişinin çok çeşitli olduğunu kabul etmeye, insanlar arasında itibar ve güvenin teşvik edilmesine önem vermiştir. Özal kendinden önceki meslektaşlarından daha sık yurt dışına seyahat ederdi ve yabancı ülkelerdeki televizyon programlarına daha sık katılırdı. 1985 yılında ABD’ye yapmış olduğu resmi ziyaret, on yılı aşkın süredir bir Türk liderin yapmış olduğu ilk ziyarettir. Özal, liderliği süresince Türk – ABD ilişkilerine canlılık getirmiştir.
Komünizmin düşüşüyle yeni bir dünya düzeni ortaya çıktı. Özal Türkiye’nin hem küresel siyasetteki hem de stratejik müttefiklik pozisyonundaki rolünü yeniden tanımlamak için bunu bir fırsat olarak gördü. Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde başkanlığının henüz ilk yılını bile tamamlamamıştı. Bu olay Türkiye’nin küresel konumunun tanımlandığı an oldu. Bazıları dikkatli olmasını tavsiye ederken Özal kararlı ve cesur hareket etti. Milli, ekonomik ve politik risklere rağmen Türkiye’nin ezeli müttefiklerini desteklemekteki istikrarından vazgeçmedi. Müttefiklerine İncirlik hava üssünü kullanma ve uçuş izni verdi ve Irak’a karşı yapılan petrol ambargosuna katıldı. Tüm bunlar Türkiye’de çok eleştirildi. Ancak Özal arkadaşlarının ve Müttefiklerinin yanında kalmanın önemini gördü. Bugünkü Türk Hükümeti’nin Irak’ı istikrara kavuşturma konusunda Koalisyon çabalarına katkıları (İncirlik’in nakil merkezi olarak kullanılmasına izin verilmesi ve Sünni Arap siyasi liderlerin politik sürece katılması) Özal’ın öncülük ettiği politikadan ileri gelmektedir. Özal, gerek ABD ve Avrupa’yı destekleyerek gerekse Irak'taki rejimin Türk milletinin çıkarları açısından tehlike teşkil edebileceğini anlayarak modern ve laik demokrasiye bağlı ve sadık kalmıştır.
Özal’ın bazı kararları tartışmaya açıktı ki bu da bütün büyük liderlerin taşımak zorunda olduğu bir yüktür.
Ancak liderlik zor kararları hayata geçirme cesaretini, dönemin partilerinin çekişmelerinin ötesine bakma yeteneğini, ulusun temel değerlerini ve uzun vadeli amaçlarını müdafaa etmede fedakarlıkta bulunmaya istekli olmayı gerektirir. Özal bir keresinde güvenlik politikasını tanımlarken: “Kriz anında yapılmaması gereken yegane şey statükoda kalmaktır. Şu ana kadar yaşanan tüm krizler yükselmek için bir tramplen görevi gördü. Gelecekte de bunun aynı olacağına inanıyoruz.”şeklinde yorum yapmıştır. Bu sözler ancak cesur, zeki ve ileri görüşlü bir lidere ait olabilir.
Günümüzde küresel demokratik toplumlar çok çeşitli zorluklarla karşılaşır ve Türkiye’nin bunlara karşılık vermesindeki rolü kritiktir. ABD, geçmişte olduğu gibi Türkiye’yi ortak değerlerimizi müdafaa eden bir lider ve dost olarak görmeyi sürdürmektedir ve Türkiye’ye verdiğimiz desteği ortak amaçlarımızı gerçekleştirmek devam ettirmeye yemin ettik. ABD’li ve Türk meslektaşlarımın ortak stratejik görüşümüzü sunan bir belge taslağı hazırlama çalışmaları (tamamlanmak üzeredir) karşılıklı gündemimizi ilerletmek için çok faydalı olacaktır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini desteklemeye büyük bir bağlılıkla devam edeceğiz. İlk halkası tamamlanan görüşmelerden elde edilen başarılı sonuç olumlu yönde atılmış ilk adımdır. Yolunu AB’ye çevirdiği sürece Türkiye’nin zorluklarla karşılaşması kaçınılmazdır. Ancak Türk dostlarımızın başladıkları işi başarıyla tamamlama konusundaki yetenek ve kararlılıklarından eminiz. ABD, AB’ye girme gayesini destekleme konusunda her zaman Türk halkıyla beraber olacak.
Ortak güvenlik gündemimizde Irak’ın geleceği ön plandadır. Özgür milletlerden oluşan bir koalisyon üç yılı aşkın bir süre önce Irak’taki eski rejimin barbarlığına ve baskısına bir son vermeyi kendilerine misyon edindi. Bu engellerle dolu bir yoldur fakat Irak halkı umut etmekten hiç vazgeçmedi. Bunun en son örneği yeni başa gelen temsilci hükümeti seçmelerindeki azim ve kararlılıklarıdır. Irak halkı göğüs gerdiği onca zorluktan sonra bunu başarmış olmaktan gurur duymalıdır.
Güvenlik açısından durumu olduğundan iyi göstermeye çalışmıyorum. Yapılması gereken çok şey var. Irak kritik bir noktada ve özgür milletlerin yardımı olmadan bu durumdan kesin bir başarı elde edemez.
Yeni yeni gelişmeye başlayan demokrasiye verilmesi gereken uluslararası desteğe bu güne kadar olandan daha fazla ihtiyaç var. Irak halkının güvenli, barış dolu, terör ve zulümden uzak bir ülkede yaşamalarını sağlamak için Türkiye gibi demokratik ülkelerden gelecek desteğin ne kadar önemli olduğunu ifade etmem olanaksız. Bunu Irak halkına olduğu kadar kendi vatandaşlarımıza da borçluyuz. Eski NATO Sekreteri General Lord Robertson bunu Washington Post gazetesinin bir köşe yazısında çok iyi özetlemiştir:
Avrupalı liderlerin Irak’ta olup bitenlerin kendi geleceklerini de etkileyeceğini anlamaları gerekmektedir. Bu zor, karışık ve şimdilerde kanlı bir durumdur. Ancak bu bizi 60 ya da 10 yıl önce Bosna’da, 7 yıl önce Kosova’da durduramadı. Ne yapmak zorunda olduğumuzu biliyorduk. Bunu halkımızı kurtarmak ve güvenliğini sağlamak için yaptık. Bugün Bağdat’ta bizim de geleceğimizi kararlaştırıyor ya da mahvediyorlar. İleriye bakacak zaman yok.
İstikrarsız Irak’ın güvenliği için ne gerektiğini hiçbir ülke Türkiye’den daha iyi bilemez.
Uzun yıllar kuzey Irak PKK’ya güvenli bir sığınak olarak hizmet vermiştir. Geçen hafta bu zalim ve kanlı teröristler yine saldırıya geçtiler. Kalplerimiz bu terörist grupların ellerinde büyük kayıplar veren Türk aileleriyle beraber. Terörizme karşı devam eden savaşımızda uluslararası toplumlar PKK’yı görmezden gelemez. ABD bu çabasında Türkiye’nin yanındadır. Aslında bu konudaki bilgi paylaşımımız hiç olmadığı kadar olmuştur. Bu nefret dolu terörist organizasyonuna bir son verme isteği içinde olan Avrupalı dostlarımız kadar biz de Türkiye ve Irak’la çalışmaya bağlı kalacağız. Irak’ı terörist faaliyetlerden kurtarmaya çalışırken terörist şebekelerle mücadele etmede geleneksel kuvvetlerin ötesinde çeşitli yolların da olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca güneydoğudaki bölgesel gelişim de hayati önem taşımaktadır.
Afganistan terörle küresel mücadelede diğer bir önemli savaş alanıdır. Ayrıca Afganistan Türk Hükümeti ve Türk ordusunun çok yardımcı olduğu bir ülkedir. Türkiye iki kere Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nden (ISAF) emir almış ve Kabil’de güvenliğin artması için Fransa’yla birlikte özel sorumluluklar üstlenmiştir. Türk özel sektörü de Afganistan'ın yeniden yapılandırılması için önemli bir rol oynamaktadır.
Dikkatimi Türkiye’nin diğer bir komşusuna çevirmek istiyorum: İran. İran’ın nükleer kapasitesini zenginleştirme çalışmalarının çok rahatsız edici olduğunu söylemek hafif kalır. Nükleer silahlarla donatılmış bir İran, özellikle Türkiye, İsrail, Orta Doğu ve Körfez Bölgesi’ndeki diğer dostlarımız gibi İran’a coğrafik açıdan yakın olan, dünyanın barış içinde yaşayan ulusları açısından büyük bir tehdit teşkil etmektedir. ABD bu meseleyi tamamıyle diplomatik yollardan çözmeye kararlıdır. Ayrıca zamanını ve dikkatini EU-3 (İngiltere, Fransa ve Almanya) çabalarını desteklemeye adamıştır. Potansiyel olarak çok dengesiz bir durumu çözüme kavuşturmaya çalışırken Türkiye gibi kararlı bir şekilde bizim tarafımızda olup şu mesajı veren müttefiklere ihtiyacımız var: Barışçıl ülkeler nükleer silahlarla donatılmış bir İran’ı engellemek için kesinlikle birlikte çalışacaklar.
Türkiye’ye birkaç yıl önce Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Yönetim Kurulu’nda İran rejiminin nükleer programı hakkında yalan söylemesini engellediği, ABD’yi ve EU-3 müzakerelerini desteklemeye devam ettiği için minnettarız.
Günümüzde yaşanan güvenlik zorluklarıyla karşı karşıya kaldığımız sürece ABD’nin, büyük uluslarının gelişmesi için tartışmaya açık kararlar vermekten korkmayan Atatürk, İnönü ve Özal gibi güçlü ve kararlı ortaklara ihtiyacı var. Atatürk bir keresinde politikasını tanımlarken şöyle söylemişti: “Hiçbir zaman sevilip sevilmediğimi umursamadım. Umursadığım tek şey güçlü ve gururlu bir ülke yaratmaktı.” Onun gibi liderler tarihte kalıcı izler bırakır.
Bugün Türkiye dünyada stratejik bir yere sahiptir ve bu önemli pozisyonu nedeniyle kritik sorumluluklar, sayısız zorluklar ve bazen zor kararlarla karşı karşıya kalır. Ancak ulus gücünü yıllar sonra bile hala aynı olan kuruluş ilkelerinden almaktadır. Bugünün dünyasında Türkiye yolunu bulmak için kendisine bırakılan büyük mirasa dönüp gururla bakabilir: Kemal Atatürk’ün Batı’ya demir atmış modern Türkiye vizyonu, İsmet İnönü'nün demokrasiyi başarıyla gerçekleştirmeye olan bağlılığı. Ayrıca çok partili demokrasiyi yenileyen, ekonomiyi dışarı açan, Türkiye’yi güvenilir bir müttefik yapan, daha iyi bir gelecek için ortak görüşü gerçekleştirmede ortakları ve dostlarıyla çalışmada gösterdiği bağlılıkla kritik kararlar veren cesur önder Turgut Özal. Türk liderler ve Türk halkı 21. yüzyılda uluslarının gelişimini sürdürmek için bu büyük liderlerin bıraktığı mirasa sahip çıkmalıdır.
Teşekkür Ederim. [Teşekkür ederim.]